Hattat Hâmid Aytaç Kimdir? Osmanlı'dan Cumhuriyete Uzanan Hat Sanatının Son Büyük Çınarı ile akalalı bu içeriği hemen inceleyerek bilgi sahibi olun!
Geleneksel Türk ve İslam sanatları tarihi, asırlar boyunca büyük bir sabır, manevi bir disiplin ve derin bir estetik anlayış ile nesilden nesile aktarılmış, medeniyetimizin en nadide incileri olarak günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Bu köklü ve kutsal kabul edilen sanat dallarının en başında ise hiç şüphesiz ki hat sanatı gelmektedir. Arap harflerinin belirli ölçüler, matematiksel dengeler ve ruhani bir coşku ile kağıda, taşa, ahşaba veya deriye nakşedilmesi anlamına gelen bu sanat, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yılları arasında çok kritik bir geçiş evresi yaşamıştır. İşte bu tarihi geçiş evresinde, köklü geleneğin kopmadan devam etmesini sağlayan, hem Türkiye'de hem de tüm İslam coğrafyasında silinmez izler bırakan en önemli şahsiyetlerden biri Hattat Hâmid Aytaç olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle antika eser koleksiyonerleri, sanat galerileri ve Hat Yazısı Alan Yerler için Hattat Hâmid Aytaç eserleri, taşıdıkları yüksek estetik değer, tarihi belge niteliği ve nadideliği bakımından muazzam bir öneme sahiptir. O, bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı yıllarda, elindeki kamış kalemi bir an olsun bırakmayarak bir medeniyetin görsel hafızasını tek başına omuzlamış efsanevi bir şahsiyettir. Bu kapsamlı makalede, Hattat Hâmid Aytaç hayatı, sanat felsefesi, eserleri, etkilendiği hocaları, yetiştirdiği talebeleri ve günümüz sanat piyasasında onun eserlerinin neden bu denli arandığı detaylı bir şekilde incelenecektir. Amacımız, hem bu büyük sanatkârı tüm yönleriyle tanıtmak hem de antika ve eski hat yazısı alanlar için bu eserlerin ekspertiz ve değerleme süreçlerine derinlemesine bir ışık tutmaktır.
Asıl adı Şeyh Musa Azmi olan büyük usta, 1891 yılında Diyarbakır'da dünyaya gelmiştir. Onun sanata olan yatkınlığı ve çizgiye olan büyük tutkusu henüz çocukluk yıllarında kendini göstermeye başlamıştır. Hattat Hâmid Aytaç hayatı, aslında bir insanın kendi içindeki yeteneği keşfedip, onu evrensel bir boyuta taşımasının en güzel ve meşakkatli örneklerinden biridir. Diyarbakır'da sıbyan mektebine devam ederken, hocalarının dikkatini çeken güzel yazısı, onun gelecekteki rotasını yavaş yavaş belirlemeye başlamıştır. İlk hat derslerini memleketindeki hocalardan almış, sülüs ve nesih yazının temel kaideleriyle burada tanışmıştır.
Gençlik yıllarında eğitimini ilerletmek ve sanatın asıl merkezi olan payitahta, yani İstanbul'a gitmek onun en büyük hayaliydi. İstanbul, asırlık camileri, medreseleri, çeşmeleri, müzeleri ve devrin en büyük hattatlarını barındırmasıyla adeta devasa bir açık hava hat müzesi ve mektebi konumundaydı. Musa Azmi, bu hayalini gerçekleştirerek İstanbul'a gelmiş ve Sanayi-i Nefise Mektebi'ne (bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) ile Gülhane Askeri Rüşdiyesi'ne devam etmiştir. İstanbul'a gelişi, onun sadece eğitim hayatını değil, ismini de değiştireceği bir dönüm noktası olmuştur. O yıllarda "Hâmid" mahlasını kullanmaya başlamış ve sanat dünyasında asıl şöhretini bu isimle kazanmıştır.
Klasik İslam sanatları ve hususiyetle hat sanatında bilgi ve tecrübe, kurumlardan ziyade usta-çırak (hoca-talebe) ilişkisiyle, "meşk" adı verilen son derece özel bir eğitim sistemiyle aktarılır. Öğrenci, hocasının yazdığı harfi veya satırı haftalarca, bazen aylarca taklit etmeye çalışır. Hoca tatmin olana kadar bir sonraki derse geçilmez. Bu süreç sadece bir el becerisi eğitimi değil, aynı zamanda nefis terbiyesi ve sabır eğitimidir.
İstanbul'a yerleştikten sonra devrin en büyük hattatlarıyla tanışma fırsatı bulan Hâmid Aytaç, meşk geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Dönemin Reis-ül Hattatin'i (Hattatların Başı) sayılan Kamil Akdik'ten sülüs ve nesih yazının en ince kurallarını, harflerin anatomisini ve istif (kompozisyon) sanatının derinliklerini incelemiştir. Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'den celi sülüs ve tuğra çekme konularında feyz almış, Neyzen Emin Efendi'den ise ta'lik yazının o estetik, kavisli ve şiirsel kurallarını öğrenmiştir. Hattat Hâmid Aytaç, çok üstün bir yeteneğe sahip olduğu için, hocalarının üsluplarını birebir taklit etmekle kalmamış, kendi dehasını katarak yepyeni ve kusursuz bir ekol oluşturmayı başarmıştır. Hat Yazısı Alan Yerler tarafından yapılan ekspertizlerde, onun eserlerindeki bu mektepli ama bir o kadar da özgün duruş hemen fark edilir.
1928 yılında gerçekleşen Harf İnkılabı ile birlikte Arap alfabesi yerini Latin alfabesine bırakmış, bu durum hat sanatının günlük hayattaki pratik kullanımını, resmi evrak yazımını ve tabela yazarlığını tamamen sona erdirmiştir. Bu süreçte birçok hattat geçimini sağlamak için farklı mesleklere yönelmek, memuriyete girmek veya sanatını tamamen terk etmek zorunda kalmıştır. Ancak Hâmid Aytaç, ne pahasına olursa olsun kalemini elinden bırakmayan, Osmanlı hat sanatı geleneğini Cumhuriyete taşıyan o çelik iradeli ustalardan biri olmuştur.
Bu zorlu yıllarda geçimini sağlamak ve sanatından kopmamak için İstanbul Cağaloğlu'nda "Hattat Hâmid Yazı Yurdu" adında bir matbaa ve gravür atölyesi açmıştır. Burada Latin harfleriyle kartvizitler, mühürler, klişeler kazımış, ancak atölyesinin arka odasında, gecenin ilerleyen saatlerinde o muazzam celi sülüs levhalarını, Kuran-ı Kerim sayfalarını ve hilye-i şerifleri yazmaya devam etmiştir. O, yazının sadece bir iletişim aracı değil, asırlar boyunca süzülerek gelmiş müstakil bir plastik sanat olduğunu inatla savunmuştur. Onun bu mukavemeti sayesinde, bugün bizler o karanlık ve zorluklarla dolu dönemde üretilmiş şaheserleri görebiliyor ve inceleyebiliyoruz. Bilinçli koleksiyonerler ve eski hat yazısı alanlar, bu çileli yıllarda yazılmış eserlerin taşıdığı o gizli hüzne ve direniş ruhuna çok büyük bir manevi değer atfederler.
Hat sanatında kendi üslubunu bulmak, ancak klasik kuralları kusursuz bir şekilde özümsedikten sonra mümkün olabilir. Hattat Hâmid Aytaç eserleri, klasik Osmanlı ekolünün Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Mustafa Rakım Efendi ve Sami Efendi zincirinin en mükemmel son halkasıdır. O, kendinden önceki dev ustaların ulaştığı zirveyi alıp daha da ileriye taşımış, harflerin anatomisindeki altın oranı adeta yeniden tanımlamıştır.
Onun eserlerine bakıldığında ilk göze çarpan özellik, "muazzam bir hareket ve kusursuz bir denge"dir. Harfler birbirini ezmez, birbirinin alanına haksızca tecavüz etmez. Harflerin kalınlaşma ve incelme noktaları öylesine pürüzsüzdür ki, kalemin kağıt üzerinde hiç takılmadan, adeta su gibi aktığı, bir geminin dalgalar üzerinde süzüldüğü hissedilir. İstif (kompozisyon) sanatında bir dehadır. Bir ayet veya hadisi, kağıt üzerinde dairevi, oval veya armudi bir forma sokarken harfleri öylesine akıllıca yerleştirir ki, ortada ne bir boşluk kalır ne de bir sıkışıklık olur. Hat Yazısı Alan Yerler uzmanları, bir eserin uzaktan silüetine baktıklarında bile o eserin Hâmid Hoca'nın elinden çıkıp çıkmadığını bu kusursuz istif kabiliyetinden tanıyabilirler.
Hat sanatı kendi içinde "Aklâm-ı Sitte" (Altı Kalem) adı verilen klasik yazı türlerine ve zamanla gelişen diğer formlara ayrılır. Bir hattatın tüm yazı türlerinde aynı ustalık seviyesine ulaşması son derece nadir görülen, adeta imkansıza yakın bir durumdur. Çoğu hattat sülüs ve nesihte iyi iken ta'likte zayıf kalır, ya da ta'likte ustayken divanide aynı başarıyı gösteremez. Ancak Hâmid Aytaç, "Hezârfen" (bin fenli, çok yönlü) bir sanatçıdır ve hemen hemen tüm yazı türlerinde eşsiz şaheserler vermiştir.
Sülüs ve Celi Sülüs: Sülüs, hat sanatının anası kabul edilir. Harflerin kavisli yapısının dik yapısına oranını ifade eden sülüs, son derece hareketli, coşkulu ve gösterişli bir yazıdır. Celi sülüs ise bu yazının uzaktan okunabilecek kadar büyük ve kalın kamış kalemlerle yazılmış halidir. Camilerin kubbe yazıları, kapı üstü kitabeleri genellikle celi sülüs ile yazılır. Hâmid Aytaç, celi sülüs yazıda Cumhuriyet döneminin tartışmasız en büyük otoritesidir. Harflerin zülfeleri (uç kısımları) ve dönüşlerindeki keskinlik, onun bilek gücünün ve kalem hakimiyetinin şaheseridir.
Nesih Yazı: Kuran-ı Kerim yazımında kullanılan, daha küçük boyutlu, okunaklı ve seri yazılabilen bir yazı türüdür. Hâmid Aytaç'ın nesih hattı, adeta dizilmiş inci taneleri gibi pürüzsüz ve okutkandır.
Ta'lik ve Celi Ta'lik: Asılı duran anlamına gelen ve harflerin sağ üstten sol alta doğru meyilli bir şekilde aktığı, sülüs'e göre daha dingin ve edebi bir yazı türüdür. Osmanlı'da şiirlerin ve divanların yazımında kullanılmıştır. Hâmid Aytaç, Yesarizade ve Sami Efendi ekolünün ta'lik tavrını en güzel şekilde devam ettirmiş, levhalarında bu yazının şiirsel estetiğini kusursuzca yansıtmıştır.
Bir hattatın büyüklüğünü ve kalıcılığını gösteren en önemli platformlardan biri, eserlerinin kağıt sınırlarını aşıp devasa mimari yapılarla bütünleşmesidir. Cami, türbe ve çeşme kitabeleri, hattatın toplumla en dolaysız şekilde iletişim kurduğu, asırlar boyunca ayakta kalacak olan kalıcı sergi alanlarıdır. Hattat Hâmid Aytaç eserleri, bugün Türkiye'nin en önemli mimari yapılarının ruhunu ve kimliğini oluşturmaktadır.
Özellikle İstanbul'un yeni dönem mimari simgelerinden olan Şişli Camii'nin muazzam kuşak yazıları, kubbe yazıları ve kapı kitabeleri bizzat onun elinden çıkmıştır. Şişli Camii'ne giren bir sanatsever, başını yukarı kaldırdığında Hâmid Aytaç'ın o devasa ve haşmetli celi sülüs harflerinin mimariyle nasıl kusursuz bir uyum içinde raks ettiğini görebilir. Bunun yanı sıra, Ankara Kocatepe Camii'nin ana kubbe ve kuşak yazıları da onun eseridir. Eyüp Sultan Camii, Söğütlüçeşme Camii, Yeni Cami gibi pek çok tarihi ve yeni yapıda, restorasyon veya ilave levhalar bağlamında onun ölümsüz izlerini görmek mümkündür. Bu devasa kitabelerin varlığı, onun kağıt üzerindeki ustalığını dev ölçeklere (mimarinin gerektirdiği oranlara) hatasız bir şekilde taşıyabildiğinin kanıtıdır.
Hâmid Aytaç'ın sanat hayatındaki en büyük şaheserlerinden ve hizmetlerinden biri de yazmış olduğu "Tevafuklu Kur'an-ı Kerim"dir. Tevafuk, Kur'an'daki "Allah", "Rab", "Kur'an" gibi kelimelerin, sayfalar boyunca alt alta, yan yana veya simetrik bir şekilde aynı hizaya gelmesi mucizesidir. Bu özel dizilimi göstermek maksadıyla Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinin ricası üzerine Hâmid Aytaç, yıllar süren muazzam bir çaba ile bu Kur'an-ı Kerim'i kaleme almıştır.
Onun yazdığı bu mushaf, sadece Türkiye'de değil, Mısır'dan Suudi Arabistan'a, Pakistan'dan Endonezya'ya kadar tüm İslam dünyasında olağanüstü bir kabul görmüş ve milyonlarca adet basılarak dağıtılmıştır. Bu eser, onun ismini tüm İslam coğrafyasında ölümsüzleştirmiş ve ona "Hattatların Güneşi" unvanını kazandırmıştır. Yurt dışından gelen pek çok devlet adamı, sanatçı ve hattat, İstanbul'a geldiklerinde mutlaka onun mütevazı atölyesini ziyaret etmiş, ondan feyz almaya çalışmışlardır.
Günümüzde geleneksel sanatlarımıza olan kültürel ilginin yeniden canlanması, hat sanatını müzelerde sergilenen ulaşılmaz bir tarihi obje olmaktan çıkarmış, çağdaş yaşam alanlarını süsleyen, aynı zamanda çok güçlü bir yatırım amacı taşıyan prestijli antika eserler haline getirmiştir. Bu bağlamda, profesyonel sanat galerileri, müzayede evleri ve Hat Yazısı Alan Yerler, portföylerine kaliteli, orijinal ve silsilesi sağlam Hâmid Aytaç eserleri katmak için yoğun bir çaba içindedirler.
Bir sanat eserini koleksiyon dünyasında eşsiz kılan temel unsurlar; sanatçının sanat tarihindeki ağırlığı, eserin nadirliği, üretim aşamasındaki ustalık, kullanılan geleneksel malzemelerin kalitesi ve eserin kondisyonudur. Hâmid Aytaç, son devir Osmanlı hat sanatı ile modern dönem arasındaki en büyük köprü olduğu için, onun ketebesini (imzasını) taşıyan bir antika hat levhası, koleksiyonerler nezdinde "Başyapıt" statüsünde kabul edilir.
Bilhassa sanatçının Hilye-i Şerif (Hz. Muhammed'in fiziksel ve ahlaki güzelliklerini tasvir eden klasik formlu tablolar) formundaki eserleri, aylar süren bir emeğin, milimetrik bir hesaplamanın, sülüs ve nesih yazının muhteşem uyumunun bir araya gelmiş halidir. Eski hat yazısı alanlar, bu tür nadide eserleri alıp satarken, eserin sadece bugünkü maliyetine değil, nesiller sonrasına aktarılacak devasa tarihi kimliğine de yatırım yapmaktadırlar.
Sanat ve antika piyasasında, eserlerin maddi ve manevi değeri çok yüksek olduğu için zaman zaman taklit (sahte) veya yüksek kaliteli röprodüksiyon (baskı) eserlerle karşılaşmak olasıdır. Bu kritik noktada hat sanatı ekspertiz süreçleri ve alanında uzmanlaşmış kurumların tecrübesi devreye girmektedir. Bir levhanın gerçekten büyük usta Hâmid Aytaç'ın elinden çıkıp çıkmadığını tespit etmek, kapsamlı bir uzmanlık gerektirir.
Ketebenin (İmzanın) Analizi: Hat sanatında hattat, eserini bitirdikten sonra genellikle alt köşeye "Ketebehu Hâmid" (Bunu Hâmid yazdı) veya "Ketebehu Musa Azmi" şeklinde imzasını atar. Hâmid Aytaç'ın ketebesindeki harf dönüşleri, o karakteristik bilek hareketi ve şahsi üslubu, uzmanlar tarafından tıpkı bir parmak izi gibi hemen tanınır.
Mürekkebin Mikroskobik İncelenmesi: Orijinal bir el yazması eser, büyüteç veya lüp altında incelendiğinde üç boyutlu bir doku sunar. Kamış kalemin kağıt üzerinde ilerlerken bıraktığı mikro izler, mürekkebin harfin başlangıç noktasında yoğunlaşıp (kalemin mürekkep boşaltması) bitişe doğru incelmesi, harflerin kenarlarındaki doğal şakk-ı kalem izleri orijinal eserin kanıtıdır. Makine baskılarında ise mürekkep tamamen ölü, düz ve pikselli bir leke halindedir.
Üslup ve İstif Doğrulaması: Hâmid Aytaç'ın celi sülüs yazılarındaki harf kalınlık oranları, zülfelerin duruşu ve kelimelerin birbiriyle olan ilişkisi o kadar şahsına münhasırdır ki, taklitçiler harfleri doğru çizseler bile o genel ruhu ve matematiksel dengeyi asla yakalayamazlar.
İslam sanatları ve hat disiplinini sıradan bir tipografik eylemden ayıran en hayati özellik, kullanılan malzemelerin tamamen doğal, organik ve asırlarca bozulmadan dayanacak şekilde büyük bir meşakkatle üretilmiş olmasıdır. Hat Yazısı Alan Yerler, eserin yaşını ve kalitesini belirlerken doğrudan bu malzemelerin dokusunu ve yaşlanma belirtilerini incelerler. Hâmid Aytaç, ömrü boyunca bu geleneksel usullerden zerre kadar taviz vermemiştir.
Aharlı Kağıt (Terbiyeli Kağıt): Klasik hat sanatında asitli fabrika kağıtları asla kullanılmaz. Kağıtlar önce çay, soğan kabuğu veya ceviz yaprağı gibi bitkisel boyalarla renklendirilir (buna kağıt boyama denir). Daha sonra yüzeye nişasta ve şap karışımı yedirilir. En önemli aşama ise "ahar" adı verilen, çürütülmüş yumurta akı ve şap karışımının kağıda defalarca sürülmesidir. Kuruyan kağıt, mühre adı verilen akik taşıyla saatlerce parlatılır. Bu sayede kağıdın gözenekleri kapanır, yüzey cam gibi olur. Mürekkep kağıdın içine sızmaz; hattat hata yaptığında ucu küt bir tashih bıçağıyla mürekkebi kağıdı zedelemeden kazıyıp düzeltebilir. Hâmid Hoca'nın eserlerindeki o tok duruş, bu asırlık kağıt terbiyesinin sonucudur.
İs Mürekkebi (Bezir Mürekkebi): Geleneksel mürekkep, bezir yağı veya çam çırasının yakılmasıyla elde edilen isin (kurumun), arap zamkı ve saf su ile havanda aylarca dövülmesiyle elde edilir. Bu mürekkebin en büyük özelliği, asit içermediği için kağıdı zamanla yakmaması ve güneş ışığında bile asla solmamasıdır. Aksine, zaman geçtikçe rengi daha da oturur ve kadifemsi bir siyahlık kazanır.
Kamış Kalem ve Makta: Hattatın en sadık dostu, özel bataklıklardan kesilip at gübresinde yıllarca bekletilerek sertleştirilen kamış kalemlerdir. Kalemin ucu, yazılacak yazı türüne göre özel açılarla, makta (fildişi veya kemik altlık) üzerinde kesilir. Celi yazılar için tahtadan yapılmış büyük kalın kalemler kullanılır. Hâmid Aytaç'ın o devasa harfleri tek bir nefeste, kesintisiz ve pürüzsüz çizebilmesi, kalemi açışındaki ve tutuşundaki efsanevi ustalığının sonucudur.
Klasik sanatlarımızda "İcazet" (diploma/yeterlilik belgesi), hat sanatının can damarıdır. Bir hattat adayı, hocası ona "bu sanatı icra edebilir ve öğretebilirsin" anlamında yazılı bir icazetname vermeden asla kendi yazdığı eserin altına ketebesini (imzasını) koyamaz. Bu silsile (zincir), Hz. Ali'den başlayıp Şeyh Hamdullah'lara, Hafız Osman'lara ve oradan da günümüze ulaşan manevi bir köprüdür.
Hattat Hâmid Aytaç hayatı boyunca sadece eşsiz eserler üretmekle kalmamış, aynı zamanda ömrünün son demlerine kadar talebe yetiştirerek bu kutsal silsilenin kopmamasını sağlamıştır. Onun rahle-i tedrisinden geçen ve ondan icazet alan isimler, bugün Türkiye'nin ve dünyanın en önde gelen hat hocalarıdır. Yaşayan efsane Hasan Çelebi, ünlü hattat Fuat Başar, Turan Sevgili, Hüseyin Kutlu gibi isimler onun yetiştirdiği altın neslin temsilcileridir.
Hat Yazısı Alan Yerler ve müzayedeciler için bir eserin belge değeri, bu silsile üzerinden okunur. Hâmid Aytaç'ın silsilesi, Osmanlı'nın kudretli kalemlerinden doğrudan modern çağa uzanan en sağlam kulptur. Bu durum, sanatçının eserlerine sadece estetik değil, aynı zamanda devasa bir "Sanat Tarihi Belgesi" niteliği kazandırmaktadır.
Asırlık geleneksel malzemelerle üretilmiş olsa da, kağıt ve mürekkep organik yapılarından ötürü yanlış saklama koşullarına karşı oldukça hassastır. Eski hat yazısı alanlar veya evinde bir antika hat levhası bulunduran sanatseverler, bu eserlerin korunması hususunda çok bilinçli davranmalıdır. Aksi takdirde, paha biçilemez bir Hâmid Aytaç eseri kısa sürede geri dönülmez hasarlar alabilir.
Çerçeveleme ve Asit Yanığı: Eserler kesinlikle asitli fabrikasyon paspartularla veya ucuz bantlarla çerçevelenmemelidir. Asitli kartonlar, zamanla kağıdın kenarlarından başlayarak kahverengi lekeler oluşturur ve kağıdı gevretip parçalar. Çerçeveleme işleminde mutlaka asitsiz (acid-free) müze tipi paspartular kullanılmalıdır.
Işık ve Nem Kontrolü: Eser, doğrudan güneş ışığı alan duvarlara asılmamalıdır. Ultraviyole (UV) ışınları, özellikle eserin etrafındaki tezhipte (altın süslemede) kullanılan bitkisel renklerin solmasına yol açabilir. Çerçeve camı olarak UV korumalı müzecilik camları tercih edilmelidir. Ortamın nem seviyesi ideal olarak %45-55 bandında olmalıdır. Aşırı nem kağıdın aharını bozar ve mürekkebin kusmasına (dağılmasına) neden olur.
Restorasyon: Zamanın yıpratıcı etkisine maruz kalmış, yırtılmış veya lekelenmiş bir eser, asla amatör kişilerce temizlenmeye veya tamir edilmeye çalışılmamalıdır. Yanlış sürülen bir vernik veya yapıştırıcı, eserin koleksiyon değerini tamamen sıfırlar. Restorasyon işlemleri sadece Kağıt Restorasyonu ve Konservasyonu alanında uzmanlaşmış profesyoneller tarafından yapılmalıdır. Hat sanatı ekspertiz uzmanları, eserin kondisyonunu incelerken daha önce yanlış bir müdahale görüp görmediğini ilk bakışta anlarlar.
İslam hat sanatı, hiçbir zaman salt bir güzel yazı yazma tekniği veya basit bir dekoratif unsur olarak görülmemiştir. Harflerin arkasında, evrenin yaratılışına, tasavvufi düşünceye ve ilahi aşka dair çok derin felsefi anlamlar gizlidir. Hâmid Aytaç, eserlerini kurgularken sadece görsel bir estetik aramamış, yazının ihtiva ettiği (içerdiği) manayı, harflerin duruşuyla destekleyen büyük bir gönül insanı olmuştur.
Örneğin hat sanatında "Elif" harfi, dik duruşuyla Allah'ın birliğini (Tevhid inancını), doğruluğu ve yaratılışın başlangıcını sembolize eder. "Vav" harfi ise anne karnındaki cenini, insanın acziyetini, secde halini ve tevazuyu temsil eder. Hâmid Aytaç'ın istiflerinde Elif harfleri adeta bir tapınağın sarsılmaz sütunları gibi eseri ayakta tutarken, Vav harfleri o muazzam kavisleriyle esere şefkat ve teslimiyet katar. Yazı rahlesine oturmadan önce mutlaka abdest alması, kalemi eline alırken okuduğu dualar, onun sanatını bir ibadet vecdiyle icra ettiğinin en büyük kanıtıdır. Bir koleksiyoner veya sanatsever, onun bir eserine baktığında sadece siyah mürekkebin beyaz kağıt üzerindeki lekesini görmez; asırlarca demlenmiş bir inancın ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş bir tevekkülün dışa vurumunu seyreder.
Günümüzde, globalleşen ve hızla dijitalleşen dünyada, el emeğine, asırlık geleneğe ve ruhaniyete duyulan hasret her geçen gün artmaktadır. Bu durum, geleneksel Türk İslam sanatları piyasasını hem yerel hem de uluslararası düzeyde ciddi şekilde canlandırmıştır. Hat Yazısı Alan Yerler ve antika galerileri, kültürel mirasımızın en önemli tapuları sayılan bu eserlerin doğru fiyatlanması, korunması ve yeni nesil koleksiyonerlere güvenle ulaştırılması konusunda çok kritik bir sorumluluk üstlenmektedirler.
Hattat Hâmid Aytaç eserleri, sanat piyasasının "mavi çipleri" (en güvenilir ve değeri sürekli artan kıymetleri) olarak kabul edilir. Sınırlı sayıda olmaları, sanatçının vefat etmiş olması ve sanat tarihindeki tartışmasız zirve konumu, bu eserlere olan talebi sürekli canlı tutmaktadır. Bir eserin el değiştirmesi sadece ticari bir işlem değil, aynı zamanda kültürel bir emanetin devridir. Bu bilinçle hareket eden kurumsal alıcılar, eserlerin gelecek nesillere aktarılmasında bir köprü vazifesi görmektedir.
1982 yılında İstanbul'da, 91 yaşında fani aleme veda eden Hattat Hâmid Aytaç, geride yüzlerce şaheser, tüm İslam alemine mal olmuş bir Kur'an-ı Kerim, sayısız kitabe ve kendi izinden giden altın bir nesil bırakmıştır. Onun vefatı üzerine dönemin meşhur hattatları ve sanat tarihçileri, "Hat sanatının son büyük çınarı devrildi" yorumunu yapmışlardır. Kabri, büyük usta Şeyh Hamdullah'ın da medfun bulunduğu Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı'ndadır.
Özetlemek gerekirse, o karanlık ve zor yıllarda, hat sanatının tamamen unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir devirde, Hâmid Aytaç elindeki kamış kalemi bir an olsun bırakmayarak geçmiş ile gelecek arasındaki o incecik ipin kopmasını engellemiştir. O, sadece bir hattat değil, aynı zamanda bir kültür kahramanıdır. Bugün Hat Yazısı Alan Yerler, profesyonel eksperler, müzeler ve bilinçli koleksiyonerler tarafından büyük bir ihtimamla korunan Hattat Hâmid Aytaç eserleri, kağıt ve mürekkepten çok daha fazlasıdır. Onlar, bizim medeniyet tasavvurumuzun, estetik zarafetimizin ve sarsılmaz inancımızın görsel şahitleridir. Bu eşsiz eserlerin kıymetini bilmek, onları doğru koşullarda koruyarak gelecek kuşaklara birer medeniyet vesikası olarak miras bırakmak, bu topraklarda yaşayan her sanatseverin ve aydının en büyük kültürel sorumluluğudur. Ruhu şad, kalemi daim, eseri aziz olsun.