Antika değeri öğrenme ve alım merkezimizde sizler için Hattat Mustafa Tevfik Efendi hakkında bir çok detaya yer verdik, inceleyebilirsiniz.
Geleneksel Türk ve İslam sanatları, asırlar boyunca süregelen büyük bir sabır, derin bir manevi disiplin, emsalsiz bir estetik anlayış ve sarsılmaz bir inanç ile nesilden nesile aktarılmış, medeniyetimizin en nadide ve kıymetli incileri olarak günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Bu köklü, ihtişamlı ve kutsal kabul edilen sanat dallarının en başında ise hiç şüphesiz ki hüsn-i hat, yani hat sanatı gelmektedir. Arap harflerinin belirli estetik ölçüler, matematiksel dengeler, ilahi bir ahenk, kusursuz altın oranlar ve ruhani bir coşku ile kağıda, taşa, ahşaba veya deriye nakşedilmesi anlamına gelen bu sanat, Osmanlı İmparatorluğu'nun zirve dönemlerinden günümüz modern dünyasına kadar uzun ve meşakkatli bir tekamül (gelişim) yolculuğu yapmıştır. İşte bu tarihi yolculukta, klasik geleneğin en nadide örneklerini veren, Osmanlı hat ekolünü kendi zarafetiyle yoğuran ve bıraktığı eserlerle günümüz antika dünyasında büyük yankı uyandıran şahsiyetlerden biri de Hattat Mustafa Tevfik Efendi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle sanata gönül vermiş koleksiyonerler, prestijli sanat galerileri, büyük müzayedeler ve kurumsal Hat Yazısı Alan Yerler için Hattat Mustafa Tevfik Efendi eserleri, taşıdıkları yüksek estetik değer, klasik kurallara olan tavizsiz bağlılık, tarihi belge niteliği ve Osmanlı sanatının ruhunu yansıtmaları bakımından muazzam bir değere sahiptir. O, harflerin o kavisli anatomisini en ince ayrıntısına kadar özümsemiş, istif (kompozisyon) sanatında benzersiz bir edebi ve geometrik denge kurmuş, ardında paha biçilemez nitelikte levhalar, murakkalar ve kitabeler bırakmış müstesna bir sanatkardır. Bu son derece kapsamlı, akademik derinliğe sahip ve detaylı olarak hazırlanmış devasa makalede, Hattat Mustafa Tevfik Efendi hayatı, sanat felsefesi, eserleri, etkilendiği dev ustalar, hat sanatındaki tarihi misyonu ve günümüz piyasasında onun eserlerinin neden bu denli arandığı tüm teferruatıyla incelenecektir. Amacımız, hem bu büyük sanatkârı tüm yönleriyle tanıtmak hem de eski hat yazısı alanlar için bu eşsiz eserlerin ekspertiz, değerleme, korunma ve el değiştirme süreçlerine derinlemesine bir ışık tutmaktır.
Hat sanatı, asırlardır "cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendese (geometri)" olarak tanımlanmıştır. Kuran-ı Kerim'in en güzel, en saygın ve en estetik şekilde yazılması gayesiyle doğan bu ilahi sanat, zamanla sadece kitap sayfalarında kalmamış; devasa mimari yapıların en büyük süsleme unsuru, evlerin, ihtişamlı sarayların, manevi tekkelerin ve kütüphanelerin en değerli duvar levhaları haline gelmiştir. Osmanlı hat sanatı tarihi, Amasyalı Şeyh Hamdullah ile başlayan, Hafız Osman ile olgunlaşan, Mustafa Rakım Efendi ile yenilenen ve Mahmud Celaleddin, Şevki Efendi gibi dev isimlerle en mükemmel, en sarsılmaz formuna kavuşan muazzam bir estetik tekamül sürecidir.
Bu uzun ve ihtişamlı silsile (zincir) içinde Hattat Mustafa Tevfik Efendi, on dokuzuncu yüzyılın o karmaşık ama sanatsal açıdan son derece verimli atmosferinde hat sanatında başlı başına bir zarafet taşıyıcısı, bir mükemmeliyet ölçüsü olarak kabul edilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun batılılaşma hareketleriyle çalkalandığı bir dönemde, geleneksel İslam sanatları, onun gibi fedakar ve azimli ustaların gayretleriyle köklerinden kopmadan yenilenmiş ve formunu korumuştur. O, bu köklü mirası ve estetik duruşu başarıyla sürdüren, klasik kuralların dışına asla çıkmadan o kurallar içerisindeki gizli cevheri, edebi ruhu ve estetik esnekliği ortaya çıkaran çok kıymetli bir kalem erbabıdır. Onun eserleri, medeniyetimizin o görkemli, vakur ve asil duruşunu aharlı kağıt üzerinde harflerin diliyle anlatan birer tarihi vesikadır. Sanat tarihçileri ve Hat Yazısı Alan Yerler uzmanları için onun kaleminden çıkmış orijinal bir esere sahip olmak, sadece estetik bir objeye sahip olmak değil, asırlarca demlenmiş devasa bir kültürel mirasa bekçilik yapmak anlamına gelmektedir.
Hattat Mustafa Tevfik Efendi hayatı, dönemin payitahtı İstanbul'un o derin ilim, irfan ve sanat ikliminde filizlenen, azim ve meşakkatle yoğrularak olgunlaşan ilham verici bir sanat serüvenidir. Doğum tarihi ve çocukluk yılları hakkında kaynaklarda çok detaylı, gün gün tutulmuş kayıtlar bulunmamakla birlikte, onun on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı hat ekolünün en parlak dönemlerinde yetiştiği, devrin büyük ustalarının rahle-i tedrisinden geçtiği eserlerindeki olgunluktan açıkça anlaşılmaktadır. Ailesinin ve çevresinin ilimle iç içe olması, genç Mustafa Tevfik'in daha çocukluk yıllarında mürekkep kokusuyla, aharlı kağıtlarla ve klasik edeple tanışmasını sağlamıştır.
İçindeki öğrenme aşkı ve güzel yazıya olan derin tutkusu, onu kendi kabuğunu kırmaya ve ilmin, sanatın asıl merkezi olan İstanbul'un o büyülü dergahlarına, medreselerine yönlendirmiştir. O yıllarda İstanbul, asırlık camileri, medreseleri, çeşmeleri, kütüphaneleri ve devrin en büyük hattatlarını barındırmasıyla adeta devasa bir açık hava hat müzesi ve mektebi konumundaydı. Genç Mustafa Tevfik, bu manevi ve sanatsal deryanın içine büyük bir heyecan, edep ve mutlak bir teslimiyetle dalmış, hat sanatının o çileli ama sonu aydınlık olan yoluna baş koymuştur.
Klasik Türk İslam sanatlarında bilgi, tecrübe ve estetik zevk, modern okullardaki gibi tahtaya yazılarak veya kitaplardan teorik olarak okunarak öğrenilmez. "Meşk" adı verilen, ustanın (hocanın) bizzat talebesinin yanına oturup, eline kamış kalemi alarak harfi nasıl çizeceğini yaşayarak gösterdiği, usta-çırak ilişkisine dayanan çok özel, son derece meşakkatli ve manevi bir eğitim sistemi mevcuttur. Hattat Mustafa Tevfik Efendi, hayatı boyunca bu meşk sisteminin en sadık, en disiplinli öğrencilerinden biri olmuş ve devrinin en kudretli kalem sahiplerinin önünde büyük bir tevazu ile diz çökmüştür.
Hat eğitimine başlarken "Rabbi Yessir" duasıyla ilk kalemini eline almış, aylar boyunca sadece harflerin tek tek yazılışını (müfredat) çalışmıştır. Bir harfin anatomisini, kavisini, kalınlaşma ve incelme noktalarını tam anlamıyla kavrayana kadar hocası ona yeni bir harf yazma izni vermemiştir. Müfredat eğitiminin ardından ikili harf birleşmelerine (mürekkebat) geçmiş, uzun ve yorucu yılların ardından istif (kompozisyon) kurma becerisini elde etmiştir. Sülüs ve Nesih yazının o muazzam ve zorlu kurallarını, harflerin anatomisini, zülfelerin estetiğini büyük bir sabırla meşk etmiş, hocalarının takdirini kazanarak icazetname (diploma) almıştır. Bu icazet, sadece bir yazma izni değil, asırlar öncesinden gelen Hz. Ali, Şeyh Hamdullah, Hafız Osman silsilesine resmi ve manevi olarak eklenmek demektir. Günümüzde Hat Yazısı Alan Yerler tarafından dikkatle incelenen Hattat Mustafa Tevfik Efendi eserleri, işte bu klasik Osmanlı silsilesinin, o sarsılmaz disiplinin ve manevi geleneğin en kusursuz yansımalarıdır.
Hat sanatı kendi içinde "Aklâm-ı Sitte" (Altı Kalem) adı verilen klasik yazı türlerine ve zamanla gelişen diğer formlara (Ta'lik, Divani, Rik'a) ayrılır. Bir hattatın bu yazı türlerinin hepsinde aynı mükemmelliyete ulaşması son derece zordur. Hattat Mustafa Tevfik Efendi, aldığı sağlam temel ve bitmek tükenmek bilmeyen çalışma azmi sayesinde özellikle "Sülüs", "Celi Sülüs" ve "Nesih" yazılarda dönemin saygın otoritelerinden biri haline gelmiştir.
1. Sülüs ve Celi Sülüs Yazı: Sülüs, kelime anlamı olarak "üçte bir" demektir ve asırlardır hat sanatının anası (Ümmü'l-Hutut) kabul edilir. Harflerin kavisli yapısının dik yapısına oranını ifade eden sülüs, son derece hareketli, coşkulu, kavisli ve gösterişli bir yazıdır. Celi sülüs ise bu yazının uzaktan okunabilecek kadar büyük (bir santimetreden kalın) kamış veya ahşap kalemlerle yazılmış halidir. Camilerin kubbe yazıları, kapı üstü kitabeleri ve büyük duvar levhaları genellikle celi sülüs ile yazılır. Mustafa Tevfik Efendi, sülüs yazıda muazzam bir bilek gücüne, nefes kontrolüne ve istif (kompozisyon) zekasına sahipti. O harfleri çizerken harflerin birbirini ezmemesine, boşlukların (negatif alanın) muazzam bir altın oranla doldurulmasına büyük özen göstermiştir. Mustafa Râkım Efendi ekolünün o asil, dik ve vakur duruşunu kendi yumuşak kavisleriyle harmanlamış, sülüs harflerine muazzam bir dinamizm katmıştır.
2. Nesih Yazı ve Kuran-ı Kerim Yazıcılığı: Nesih yazı ise, genellikle Kuran-ı Kerim yazımında, dua mecmualarında (En'am-ı Şerif, Delailü'l-Hayrat) ve klasik kitaplarda kullanılan, daha küçük boyutlu, son derece okunaklı, sade ve seri yazılabilen bir yazı türüdür. Hattat Mustafa Tevfik Efendi'nin nesih hattı, adeta incecik bir ipek ipe dizilmiş aynı boydaki inci taneleri gibi pürüzsüz, ahenkli ve son derece estetiktir. Hafız Osman'ın nesih yazıda kurduğu o klasik dengeyi aynen devam ettirmiş, harflerin satır üzerindeki raksını büyük bir sükunetle kağıda nakşetmiştir. Özellikle büyük boyutlu Hilye-i Şerif levhalarının orta kısmındaki ana metinleri (göbek kısmını) bu nesih yazıyla büyük bir huşu, sevgi ve teslimiyet içinde kaleme almıştır. Antika levha toplayan ve hat sanatı ekspertiz işlemi yapan uzmanlar, bir eserin satır nizamına baktıklarında o eserin Mustafa Tevfik Efendi'ye ait olup olmadığını bu kusursuz akışkanlıktan ve harflerin o kendinden emin, tok duruşundan anında anlayabilirler.
Osmanlı hat sanatında eserler sadece duvarlara asılan büyük levhalardan ibaret değildir. Hattatların sanat güçlerini sergiledikleri, koleksiyonerler için paha biçilemez değer taşıyan farklı formlar bulunmaktadır. Hattat Mustafa Tevfik Efendi, özellikle kıt'a ve murakka üretiminde dönemin aranan isimlerinden biri olmuştur.
Kıt'a: Genellikle dikdörtgen formda, sülüs ve nesih (veya muhakkak ve reyhani) yazıların alt alta, belirli bir simetri ve boşluk dengesiyle yazıldığı, etrafı tezhip (altın süsleme) ve ebru kağıtlarıyla bezenmiş tek sayfalık eserlerdir. Mustafa Tevfik Efendi'nin sülüs-nesih kıt'aları, altın oranların kağıt üzerinde nasıl can bulduğunun en güzel örnekleridir. Üstte sülüs bir hadis veya kelam-ı kibar, altta ise nesih yazıyla o sözün açıklaması veya devamı yazılır.
Murakka: Kıt'aların akordeon şeklinde birbirine eklenerek bir albüm haline getirilmiş şeklidir. Hattatın sanatındaki devamlılığı, satır disiplinini ve hatasız yazma gücünü gösteren en önemli eser türüdür. Eski hat yazısı alanlar, iyi kondisyonda kalmış bir Mustafa Tevfik Efendi murakkasını bulduklarında bunu koleksiyon dünyası için çok büyük bir keşif olarak kabul ederler.
Hilye-i Şerif: İslam peygamberi Hz. Muhammed'in fiziksel özelliklerini, ahlaki güzelliklerini ve asil duruşunu anlatan, Hz. Ali'nin rivayetlerine dayanan metinlerin belli bir geometrik şablon (genellikle daire ve dikdörtgen formların iç içe geçmesi) dahilinde yazıldığı levhalardır. Hilye yazmak, her Osmanlı hattatı için bir rüşt ispatı, sanatta varılacak en ulvi zirvelerden biridir. Mustafa Tevfik Efendi'nin yazdığı Hilye-i Şerifler, "Başmakam", "Göbek", "Hilal", "Ayet", "Etek" ve "Koltuk" bölümleri arasındaki kusursuz geçişleriyle, etrafını saran dönemin usta müzehhiplerinin altın işçiliğiyle birleşerek birer şaheser haline gelmiştir.
Günümüzde geleneksel sanatlarımıza, tarihi mirasımıza ve Osmanlı medeniyetinin estetik şifrelerine olan kültürel ilginin büyük bir ivmeyle yeniden canlanması, hat sanatını sadece müzelerin tozlu raflarında sergilenen cansız objeler olmaktan çıkarmıştır. Bu ölümsüz eserler artık çağdaş yaşam alanlarını, prestijli holding binalarını, büyük vakıfları ve özel malikaneleri süsleyen, aynı zamanda çok güçlü, sarsılmaz ve güvenilir bir koleksiyon değeri taşıyan antika başyapıtlar haline gelmiştir. Bu bağlamda, profesyonel sanat galerileri, büyük müzayede evleri ve kurumsal Hat Yazısı Alan Yerler, portföylerine kaliteli, orijinal, silsilesi sağlam ve kondisyonu yüksek eserleri katmak için büyük bir kültürel rekabet ve gayret içindedirler.
Hattat Mustafa Tevfik Efendi eserleri, ulusal ve uluslararası koleksiyon dünyasında eşsiz, aranılır ve son derece kıymetli kabul edilir. Bunun antika piyasası açısından birkaç temel sebebi vardır:
Klasik Dönem Temsili: On dokuzuncu yüzyıl, Osmanlı hat sanatının formlarının tam anlamıyla oturduğu, malzemenin en kaliteli olduğu ve hattatların rekabet içinde en iyi eserleri verdiği bir dönemdir. Mustafa Tevfik Efendi, bu altin çağın ruhunu eserlerine yansıtmıştır. Bir koleksiyoner için bu döneme ait orijinal bir esere sahip olmak büyük bir prestij kaynağıdır.
Eserlerin Nadirliği: Dönemin hattatları aylar süren meşakkatli çalışmalar sonucunda bir eser ortaya koyabiliyorlardı. Fabrikasyon bir üretim olmadığı için Hattat Mustafa Tevfik Efendi eserleri dünyada sayılıdır ve benzersizdir (her eser tektir, kopyası yoktur). Ustası çoktan vefat ettiği için arz sabittir, ancak hat sanatı koleksiyonu yapanların sayısı arttıkça talep sürekli yükselmektedir.
Tezhip ve Bütüncül Sanat Değeri: Mustafa Tevfik Efendi'nin eserleri genellikle dönemin Saray Nakkaşhanesi'nden veya usta müzehhiplerin elinden çıkma muazzam tezhiplerle (altın süslemelerle) bezenmiştir. Bir eserde hem yazının hem de tezhibin üst düzey kalitede olması, eski hat yazısı alanlar için eserin değerini katlayarak artıran en önemli unsurdur.
Sanat ve antika piyasasında, değerli tarihi eserlerin manevi ve maddi kıymeti çok yüksek olduğu için zaman zaman taklit (sahte), kopyalama (kopya ketebe) veya yüksek teknolojili röprodüksiyon (gelişmiş matbaa baskısı, dijital çoğaltma) eserlerle karşılaşmak maalesef ihtimal dahilindedir. Bu son derece kritik noktada hat sanatı ekspertiz süreçleri ve alanında akademik eğitim almış, uzmanlaşmış, güvenilir, kurumsal firmaların tecrübesi devreye girmektedir. Bir levhanın gerçekten büyük usta Mustafa Tevfik Efendi'nin elinden çıkıp çıkmadığını kesin olarak tespit etmek, son derece kapsamlı, teknik, görsel ve akademik bir uzmanlık gerektirir.
Profesyonel ekspertiz ve değerleme süreci şu temel aşamalardan oluşur:
1. Ketebenin (İmzanın) Kriptolojik ve Görsel Analizi: Hat sanatında hattat, aylar süren emeğinin ardından eserini nihayet bitirdiğinde genellikle sol alt köşeye büyük bir manevi tevazu ile "Ketebehu Mustafa Tevfik", "Harrerehu Mustafa Tevfik" veya "Mustafa Tevfik gufire zünubehu" (Günahları bağışlanası Mustafa Tevfik) şeklinde imzasını atar. Buna sanat dilinde "ketebe" denir. Mustafa Tevfik Efendi'nin ketebesindeki harf dönüşleri, o kendine has karakteristik bilek hareketi, mürekkebin akış hızı ve şahsi üslubu, yıllarını bu işe vermiş uzmanlar tarafından tıpkı bir insanın parmak izi, göz retinası veya DNA'sı gibi anında tanınır. Sahtekarlar yazının ana gövdesini milimetrik taklit etseler bile, ketebedeki o rahat, korkusuz ve doğal akışı asla kopyalayamazlar.
2. Mürekkebin Mikroskobik İncelenmesi ve Şakk-ı Kalem İzleri: Orijinal bir Osmanlı el yazması eser, sadece çıplak gözle değil, büyüteç (lüp) veya özel ışıklı mikroskop altında incelendiğinde kağıt üzerinde üç boyutlu bir fiziki doku sunar. Doğal kamış kalemin, özel terbiye edilmiş aharlı kağıt üzerinde ilerlerken bıraktığı o ince mikro izler, mürekkebin harfin başlangıç noktasında yoğunlaşması (kalemin kağıda mürekkep boşaltması) ve bitişe (zülfeye) doğru yavaşça azalarak incelmesi orijinal eserin tartışmasız fiziki kanıtıdır. Harflerin kenarlarındaki doğal, mikroskobik olarak tırtıklı ve organik izler, "şakk-ı kalem" denilen kalemin uç yarığının kağıtta açtığı minik yol, incelemede hemen kendini ele verir. Matbaa baskılarında veya modern dijital kopyalarda ise mürekkep tamamen ölü, düz, kağıt yüzeyinde hiçbir derinlik yapmayan pikselli bir leke halindedir.
3. Üslubun, İstif Mantığının ve Dönemsel Özelliklerin Doğrulanması: Mustafa Tevfik Efendi'nin yazılarındaki harf kalınlık oranları, kelimelerin birbiriyle olan altın oranlı, boşluksuz ilişkisi o kadar şahsına münhasırdır ki, yetenekli taklitçiler harfleri baka baka doğru çizseler bile o genel mimari ruhu, sülüs yazının o coşkulu ama matematiksel dengesini asla yakalayamazlar. Ayrıca hat sanatı ekspertiz işlemi sırasında eserin etrafındaki tezhip motifleri, kullanılan kağıdın filigranı (eğer Avrupa kağıdı kullanılmışsa), ebru kağıtları ve koltuk (yazı etrafındaki köşebent boşlukları) detayları da incelenir. Tezhibin tarzı, kullanılan altının ayarı (saf ezme altın olup olmadığı) ve bitkisel boyaların cinsi, 19. yüzyıl Osmanlı dönemi sanat anlayışıyla tarihi bir uyum içinde olmak zorundadır.
İslam sanatları ve klasik hat disiplinini, sıradan bir grafik tasarımdan, batı kaligrafisinden veya matbaa harfinden ayıran en hayati, en kutsal özellik, kullanılan malzemelerin tamamen doğal, organik ve asırlarca bozulmadan dayanacak şekilde büyük bir meşakkatle, gizli formüllerle elde üretilmiş olmasıdır. Hat Yazısı Alan Yerler, bir antika hat levhası için alım ekspertizi yaparken eserin sadece kimin yazdığına değil; yaşını, fiziksel kalitesini ve orijinalliğini belirlemek adına doğrudan bu malzemelerin organik dokusunu ve eserin fiziksel bütünlüğünü (kondisyonunu) derinlemesine incelerler. Mustafa Tevfik Efendi, ömrü boyunca bu geleneksel usullerden zerre kadar taviz vermemiştir.
Aharlı Kağıt (Terbiyeli Özel Kağıt) Yapımı: Klasik hat sanatında asitli, fabrikasyon ham kağıtlar asla kullanılmaz. Kullanılan el yapımı organik kağıtlar önce siyah çay, kırmızı soğan kabuğu, ceviz yaprağı veya nar kabuğu gibi bitkisel doğal boyalarla büyük kazanlarda uzun süre kaynatılarak renklendirilir. Bu meşakkatli işleme "kağıt boyama" denir ve kağıdın yıllar boyunca gözü yormayan o tatlı, loş nohudi (krem) rengini almasını sağlar.
Daha sonra yüzeye nişasta ve şap karışımı özel bir koruyucu sıvı yedirilir. En önemli, en teknik ve meşakkatli aşama ise "ahar" adı verilen işlemdir. Aylarca kavanozlarda bekletilerek çürütülmüş yumurta akı ve şap karışımı kağıda süngerle defalarca sürülür. Kuruyan kağıt, "mühre" adı verilen ağır, oval akik taşıyla saatlerce tahta üzerinde ezilerek parlatılır. Bu işlem sayesinde kağıdın gözenekleri tamamen kapanır, yüzey adeta sırlanmış bir çini veya cam gibi pürüzsüz ve çok parlak olur. Kullanılan is mürekkebi kağıdın içine sızıp dağılmaz (mürekkep kusmaz); hattat bir harfte ufak bir hata yaparsa, ucu küt, özel bir tashih bıçağıyla mürekkebi kağıdı zedelemeden dikkatlice kazıyıp rahatlıkla düzeltebilir. Mustafa Tevfik Efendi'nin günümüze ulaşan eserlerindeki o tok, sapağlam ve ilk günkü parlaklığını koruyan zemin duruşu, işte bu asırlık kağıt terbiyesi geleneğinin muazzam bir sonucudur.
İs Mürekkebi (Bezir Mürekkebi) ve Asırlık Sırrı: Geleneksel hat mürekkebi, günümüzdeki kimyasal, asitli, sentetik mürekkeplerden tamamen farklı bir organik kimyaya ve manevi ruha sahiptir. Bezir yağı, zeytinyağı, halis balmumu veya çam çırasının havasız is odalarında yavaş yavaş, günlerce yakılmasıyla tavanda toplanan is (kurum), özel kaplarda arap zamkı, saf su ve yazarken odaya hoş koku vermesi için gül suyu ile karıştırılır. Bu yoğun karışım ağır demir havanlarda on binlerce kez, bazen ustalar ve çıraklar tarafından nöbetleşe aylarca dövülerek terbiye edilir.
Dövüldükçe isin o kalın partikülleri iyice parçalanır, zamkla bütünleşir ve mürekkep cam gibi parlar. Bu mürekkebin en büyük mucizesi, içinde hiçbir kimyasal asit barındırmadığı için aharlı kağıdı zamanla yakıp çürütmemesi ve uzun yıllar şiddetli güneş ışığına maruz kalsa bile renginin asla solmamasıdır. Aksine, zaman geçtikçe, eser eskidikçe ve antikalaştıkça mürekkebin rengi kağıda daha da oturur, oksijenle temas ettikçe matlaşır ve o efsanevi, derin, kadifemsi siyahlık kazanır.
Kamış Kalem, Makta ve Kalemtıraş Kesimi: Hattatın en sadık, en ayrılmaz dostu, sırdaşı ve sanatının yegane aracı, sıcak güney bölgelerindeki özel sazlıklardan (örneğin İran'ın meşhur Dizful bölgesi, Babil bataklıkları) kesilip at gübresinde sıcakta yıllarca bekletilerek adeta demir gibi sertleştirilen, terbiye edilen kamış kalemlerdir. Kalemin ucu, yazılacak yazı türüne (Sülüs, Nesih) ve harfin milimetrik büyüklüğüne göre çok özel, dar açılarla kesilir.
Bu hayati kesim işlemi, "makta" adı verilen fildişi, bağa (kaplumbağa kabuğu), sedef veya kemik bir altlık üzerinde, son derece keskin, çelik kalitesi çok yüksek, zarif özel "kalemtıraş" bıçaklarıyla tek hamlede yapılır. O devasa celi sülüs harfleri, uzun keşideleri (çekme harfleri) tek bir nefeste, hiç kesintisiz, titretmeden ve pürüzsüz çizebilmek, kalemi açışındaki o efsanevi ustalığın, kalemi parmaklar arasında tutuşundaki manevi teslimiyetin ve ustanın yıllarının getirdiği büyük bir tecrübenin doğrudan sonucudur.
Asırlık geleneksel ve tamamen organik malzemelerle, göz nuruyla üretilmiş olsalar da, aharlı kağıt ve is mürekkebi yapıları gereği yanlış saklama koşullarına, fiziksel dış etkenlere ve zamanın yıpratıcı, çürütücü gücüne karşı oldukça hassastır. Eski hat yazısı alanlar veya evinde, ofisinde, özel sanat koleksiyonunda böylesine değerli bir antika hat levhası bulunduran bilinçli sanatseverler, bu eşsiz eserlerin korunması, ömrünün uzatılması ve geleceğe sağ salim taşınması hususunda çok titiz, çok profesyonel davranmalıdır. Aksi takdirde, paha biçilemez bir Osmanlı şaheseri çok kısa sürede geri dönülmez fiziksel hasarlar alabilir ve tamamen yok olabilir.
1. Asit Yanığı Riski ve Bilinçli Çerçeveleme Seçimi: Tarihi eserler kesinlikle sıradan çerçevecilerde, kırtasiyelerde satılan ucuz asitli fabrikasyon paspartularla veya kimyasal seloteyp bantlarla çerçevelenmemelidir. Asitli, ahşap hamurlu sıradan kartonlar, zamanla eserin hava almasını engeller ve kağıdın kenarlarından merkeze doğru önce sarı, sonra kahverengi lekeler oluşturur. Literatürde "asit yanığı" olarak bilinen bu durum, tarihi kağıdı kısa sürede gevreterek parçalanmasına, dokunulduğunda yaprak gibi ufalanmasına neden olur. Çerçeveleme işleminde mutlaka yüzde yüz saf pamuktan üretilmiş, pH derecesi nötr, asitsiz (acid-free) müze tipi özel paspartular ve esere asla zarar vermeyen, suyla geri çözülebilen doğal yapıştırıcılı kağıt bantlar kullanılmalıdır. Eser çerçevenin camına doğrudan temas etmemeli, arada nefes alması için mutlaka bir boşluk (derinlik çıtası) bırakılmalıdır.
2. Işık (UV) ve İklimlendirme (Isı ve Nem) Kontrolü: Eser, hiçbir koşulda doğrudan yakıcı güneş ışığı alan duvarlara, kışın çok ısınan şömine veya kalorifer peteklerinin üstüne veya yazın çok soğuk üfleyen klimanın tam karşısına asılmamalıdır. Ultraviyole (UV) ışınları, siyah is mürekkebini kolay kolay soldurmasa bile özellikle eserin etrafındaki tezhipte (altın süslemede) kullanılan bitkisel doğal kök renklerin solmasına, altının matlaşıp dökülmesine yol açabilir. Bu sebeple çerçeve camı olarak yansımayı önleyen, ışığı kıran, UV korumalı (%99 oranında filtreleyen) özel müzecilik camları tercih edilmelidir. Ortamın nem seviyesi ideal olarak yüzde 45 ile 55 bandında, sıcaklığı ise 18 ile 22 derece arasında sürekli sabit tutulmaya çalışılmalıdır. Aşırı nem kağıdın organik ahar tabakasını bozar, mürekkebin kusmasına ve kağıtta mikroskobik mantar (foxing) oluşmasına neden olurken, aşırı kuruluk ise kağıdın kırılarak, çatlayarak dökülmesine yol açar.
3. Profesyonel Restorasyon ve Konservasyonun Kritik Önemi: Zamanın yıpratıcı etkisine uzun süre maruz kalmış, yırtılmış, tavan akması sonucu su almış, rutubet lekesi olmuş veya kitap kurtları (ağaç kurdu) tarafından delik deşik edilmiş bir eser, asla sanat alanında uzman olmayan amatör kişilerce temizlenmeye, sabunlu veya ıslak bezle silinmeye, evdeki modern sentetik yapıştırıcılarla arkasından tamir edilmeye çalışılmamalıdır. Yanlış sürülen bir kimyasal vernik veya sentetik bant, eserin tüm koleksiyon değerini bir anda tamamen sıfırlar ve kurtarılabilir tarihi bir eseri maalesef kalıcı olarak mahveder. Restorasyon işlemleri, sadece "Kağıt Restorasyonu ve Konservasyonu" alanında akademik üniversite eğitimi almış, eski kimyasalları ve eski organik kağıt dokusunu tanıyan uzman profesyoneller tarafından, özel donanımlı laboratuvar ortamlarında mikroskop altında çok yavaş, titizlikle yapılmalıdır. Hat sanatı ekspertiz uzmanları, eserin kondisyonunu incelerken daha önce esere yanlış, bilinçsiz ve agresif bir müdahale (over-restoration) yapılıp yapılmadığını ilk bakışta anlarlar ve eserin ticari değerlemesini bu duruma göre büyük bir oranda düşürür veya yükseltirler.
İslam sanatları tarihi boyunca hat sanatı hiçbir zaman salt bir güzel yazı yazma tekniği, duvarlardaki boşlukları dolduran basit bir grafik tasarım veya sıradan bir dekoratif ev unsuru olarak görülmemiştir. Bu kadim sanatın tam kalbinde ve kökeninde muazzam bir inanç, sonsuz bir teslimiyet ve çok derin bir maneviyat yatar. Harflerin arkasında, evrenin yaratılışına, tasavvufi düşünce sistemine, vahdet-i vücut felsefesine ve ilahi aşka dair çok mistik ve felsefi şifreler gizlidir.
Mustafa Tevfik Efendi gibi hayatını bu manevi yola vakfetmiş dev ustalar, eserlerini aylar boyunca kurgularken, zihinlerinde istifini çizerken sadece görsel ve yüzeysel bir dış estetik aramamış; aynı zamanda yazının ihtiva ettiği (içerdiği) o kutsal ve derin manayı, harflerin fiziksel duruşuyla destekleyen büyük birer gönül insanı olmuşlardır. Hat sanatında harflerin kendi başlarına birer ruhani kimliği, tasavvufi karşılığı vardır. Örneğin "Elif" harfi, dik, yalın ve sarsılmaz duruşuyla Allah'ın birliğini (Tevhid), kainatın başlangıcını sembolize eder. "Vav" harfi ise anne karnındaki cenini, kulun Allah karşısındaki acziyetini, secdedeki duruşunu ve mutlak teslimiyeti anlatır.
Usta hattat, yazı rahlesine (çalışma masasına) oturmadan önce mutlaka manevi bir iç hazırlık yapar, abdest alır ve kamış kalemi ellerine alırken içsel dualar ederdi. "Rabbi Yessir vela tuassir" (Rabbim kolaylaştır, zorlaştırma) duası, kalemi kağıda değdirmeden önceki ilk zikridir. Sanatını sadece bir zanaat, bir meslek veya bir geçim kaynağı olarak değil, bir ibadet vecdiyle, zikir haliyle icra ettiği için eserleri bugün bile o muazzam ruhaniyeti, o dervişane sükuneti canlı bir şekilde taşımaktadır. Deneyimli bir antika uzmanı veya sanatsever koleksiyoner, Hattat Mustafa Tevfik Efendi levhasına baktığında sadece siyah is mürekkebinin beyaz aharlı kağıt üzerindeki matematiksel dağılımını görmez; asırlarca demlenmiş köklü bir inancın, derin bir felsefenin ve yıllarca sabırla yoğrulmuş bir tevekkülün kağıda yansımış en somut dışa vurumunu seyreder. Bu manevi ruhaniyet eksik olduğunda, çizgi teknik olarak ne kadar doğru kopyalanırsa kopyalansın, eserin kalplere dokunması, ruhu titretmesi ve asırları aşıp gelmesi imkansızdır.
Günümüzde, globalleşen, hızla dijitalleşen ve her şeyin makinalar tarafından fabrikasyon olarak saniyeler içinde ruhsuz bir şekilde üretildiği bu dünyada, insan elinin sıcağına, el emeğine, asırlık geleneğe, sabra ve sanatın içindeki o ilahi ruhaniyete duyulan hasret her geçen gün daha da şiddetle artmaktadır. İnsanlar, yaşadıkları prestijli mekanları, evlerini ve ofislerini ruhu olmayan seri üretim posterlerle değil, yaşanmışlığı olan, bir büyük ustanın aylar süren göz nurunu taşıyan ve tarihi bir derinliği olan antika hat eserleriyle süslemek istemektedirler.
Bu çok güçlü sosyolojik ve kültürel durum, geleneksel Türk İslam sanatları piyasasını hem yerel Türkiye pazarında hem de uluslararası alanda ciddi şekilde canlandırmış, büyütmüş ve antika pazar hacmini genişletmiştir. Kurumsal Hat Yazısı Alan Yerler ve büyük antika galerileri, kültürel mirasımızın en önemli tapu senetleri sayılan bu kıymetli eserlerin doğru ekspertizinin yapılması, layık olduğu dünya müzecilik standartlarında korunması ve yeni nesil bilinçli genç koleksiyonerlere güvenle ulaştırılması konusunda çok kritik, adeta tarihi bir medeniyet sorumluluğu üstlenmektedirler.
Hattat Mustafa Tevfik Efendi gibi klasik Osmanlı ustalarının şaheserleri, sanat piyasasının en güvenilir, ekonomik krizlerden asla etkilenmeyen ve maddi-manevi değeri nesilden nesile sürekli katlanarak artan kültür varlıkları olarak kabul edilir. Bu kıymetli eserlerin dünyadaki sayısı son derece sınırlıdır, ustası vefat ettiği için bir daha üretilmeleri kesinlikle imkansızdır ve zaman geçtikçe, eserler koleksiyonlar arası el değiştirdikçe nadirlikleri doğal olarak zirve yapmaktadır.
Bir antika levhanın, bir kıt'anın veya el yazması bir eserin el değiştirmesi sadece basit bir ticari işlem, bir alım-satım veya salt bir finansal yatırım faaliyeti değil; aynı zamanda çok kıymetli kültürel bir emanetin devralınması, koca bir medeniyet mirasının onurlu bir şekilde omuzlanmasıdır. Bu yüksek tarihsel bilinçle hareket eden kurumsal alıcılar, uzman satıcılar ve sanata gönül vermiş sanatseverler, eserlerin en iyi iklimlendirme koşullarında muhafaza edilerek gelecek nesillere eksiksiz bir şekilde, zarar görmeden aktarılmasında son derece sağlam bir kültür köprüsü vazifesi görmektedirler. Profesyonel değerleme, ekspertiz ve alım süreçleri, eserlerin karanlık tavan aralarından, rutubetli depolardan, güneş gören nemli duvarlardan kurtarılarak hak ettikleri saygınlığı görmelerini ve sanat tarihimizdeki o muazzam, sarsılmaz yerlerini sağlamlaştırmalarını garantilemektedir.
Yüzyıllar öncesinin o derin, ilim, irfan dolu ve estetik odaklı Osmanlı medeniyet ikliminde yetişmiş olan Hattat Mustafa Tevfik Efendi, elindeki kamış kalemle sadece aharlı kağıtları karalamamış; koca bir medeniyetin inceliğini, asaletini, hüzünlü zarafetini ve ilahi aşka olan derin saygısını nakış nakış sanat tarihine kazımış ölümsüz bir ustadır. O, hat sanatının o katı kuralları içerisinde eriyip kaybolmak yerine, o kuralların ihtişamını, edebi disiplinini kullanarak asırları aşan şaheserler bırakmayı başarmış çok müstesna, yiğit ve bilge bir şahsiyettir. O, ardında sadece cansız levhalar değil, nefes alan, okuyanları manevi bir iklime sürükleyen ölümsüz bir ekol bırakmıştır.
Bugün üst düzey devlet müzelerinde, prestijli özel sanat galerilerinde, büyük uluslararası müzayedelerde ve antika ekspertizi yapan Hat Yazısı Alan Yerler bünyesinde büyük bir ihtimam, saygı ve sevgiyle korunan, yüksek maddi ve manevi değer biçilen Hattat Mustafa Tevfik Efendi eserleri, sadece kağıt, ahar, is ve siyah mürekkepten oluşan basit fiziksel nesnelerden çok daha öte, devasa ve ulvi manalar taşımaktadır. Onlar, bizim köklü medeniyet tasavvurumuzun, emsalsiz edebi zarafetimizin, dünya görüşümüzün, sabrımızın ve sarsılmaz inancımızın elle tutulur, gözle görülür en somut, en muazzam ve en asil şahitleridir.
Böylesine eşsiz sanat eserlerinin ve asırlık tarihi levhaların gerçek kıymetini bilmek, onların barındırdığı o derin ruhaniyeti anlamak, maddi ve manevi devasa değerlerine yakışır en doğru müze koşullarında muhafaza ederek gelecek kuşaklara birer medeniyet vesikası, birer kimlik belgesi ve birer şaheser olarak miras bırakmak, sadece hat sanatı koleksiyonu yapan sanatseverlerin veya ticari kurumların değil, bu topraklarda yaşayan, geçmişiyle manevi bağını koparmak istemeyen ve zengin kültürüne sahip çıkan her bilinçli bireyin, her aydının en büyük ve en onurlu kültürel sorumluluğudur. Geçmişin o çok derin, meşakkatli köklerinden beslenip, gövdesini sabırla, meşkle büyüterek dallarıyla geleceğe uzanan bu büyük ustaların kalemlerinden dökülen her bir damla is mürekkebi, medeniyetimizin o uzun ve aydınlık yolunu ebediyen aydınlatmaya, kalplerimize estetik bir huzur vermeye devam edecektir. Ruhu şad, eseri ve o emsalsiz kalemi her daim aziz olsun.