Hattat Seyyid Kasım Gubari hayatı ve diğer bilgilere erişebilmek için antika alım yapan firmamızın bu web sitesini hemen inceleyebilirsiniz.
Geleneksel Türk ve İslam sanatları, asırlar boyunca süregelen büyük bir sabır, derin bir manevi disiplin, emsalsiz bir estetik anlayış ve sarsılmaz bir inanç ile nesilden nesile aktarılmış, medeniyetimizin en nadide ve kıymetli incileri olarak günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Bu köklü, ihtişamlı ve kutsal kabul edilen sanat dallarının en başında ise hiç şüphesiz ki hüsn-i hat, yani hat sanatı gelmektedir. Arap harflerinin belirli estetik ölçüler, matematiksel dengeler, ilahi bir ahenk, kusursuz altın oranlar ve ruhani bir coşku ile aharlı kağıda, taşa, ahşaba veya deriye nakşedilmesi anlamına gelen bu sanat, Osmanlı İmparatorluğu'nun zirve dönemlerinden günümüz modern dünyasına kadar uzun ve meşakkatli bir tekamül (gelişim) yolculuğu yapmıştır. İşte bu tarihi yolculukta, on yedinci yüzyılın en muazzam eserlerini veren, sadece kağıt üzerinde değil, devasa cami kubbelerinde harfleri gökyüzüyle buluşturan efsanevi şahsiyet Hattat Seyyid Kasım Gubarî olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle sanata gönül vermiş bilinçli koleksiyonerler, prestijli sanat galerileri, büyük müzayede evleri ve kurumsal düzeyde hizmet veren Hat Yazısı Alan Yerler için on yedinci yüzyıla ait orijinal eserler, hele ki Hattat Seyyid Kasım Gubarî gibi bir dehanın elinden çıkmışsa, taşıdıkları yüksek estetik değer, klasik kurallara olan tavizsiz bağlılık ve tarihi belge niteliği bakımından paha biçilemez bir değere sahiptir. O, hem toz zerreciği kadar küçük yazıları (gubarî) yazabilen inanılmaz bir göz ve el koordinasyonuna, hem de devasa kubbeleri süsleyen celi sülüs yazıları tek bir nefeste çizebilen muazzam bir omuz ve bilek gücüne sahip müstesna bir sanatkardır. Bu son derece kapsamlı, akademik derinliğe sahip ve detaylı olarak hazırlanmış devasa makalede, Seyyid Kasım Gubarî'nin hayatı, sanat felsefesi, eserleri, Sultan Ahmed Camii'ndeki tarihi misyonu ve günümüz antika piyasasında onun dönemi eserlerinin neden bu denli arandığı tüm teferruatıyla incelenecektir. Amacımız, hem bu büyük sanatkârı tüm yönleriyle tanıtmak hem de eski hat yazısı alanlar için dört asırlık bu eşsiz eserlerin ekspertiz, değerleme, korunma ve el değiştirme süreçlerine derinlemesine bir ışık tutmaktır.
Hat sanatı, İslam medeniyetinde asırlardır "cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendese (geometri)" olarak tanımlanmış ve büyük bir saygı görmüştür. Kuran-ı Kerim'in en güzel, en saygın ve en estetik şekilde yazılması, kopyalanması gayesiyle doğan bu ilahi sanat, zamanla sadece kitap sayfalarının arasına hapsolmamış; devasa mimari yapıların en büyük süsleme unsuru, evlerin, ihtişamlı sarayların, manevi tekkelerin ve devasa kütüphanelerin en değerli duvar levhaları haline gelmiştir. Osmanlı hat sanatı tarihi, Amasyalı Şeyh Hamdullah ile başlayan ve hat sanatına "Osmanlı karakterini" kazandıran o muazzam dönemle ivme kazanmış, Ahmed Karahisari, Hafız Osman ve Mustafa Rakım Efendi gibi isimlerle en mükemmel, en sarsılmaz formuna kavuşarak muazzam bir estetik tekamül süreci yaşamıştır.
Bu uzun, meşakkatli ve ihtişamlı tarihi silsile içinde, on yedinci yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi, kültürel ve mimari açıdan gövde gösterisi yaptığı bir dönemde yaşamış olan Hattat Seyyid Kasım Gubarî, klasik Osmanlı hat ekolünün en kudretli ve en saygın temsilcilerinden biri olarak sanat tarihimize adını altın harflerle yazdırmıştır. O dönemde, klasik kuralların dışına çıkmadan o kurallar içerisindeki gizli cevheri, edebi ruhu ve estetik esnekliği ortaya çıkaran çok kıymetli bir kalem erbabıdır. Onun ürettiği eserler ve bilhassa mimari yapılar üzerine nakşettiği o devasa kitabeler, medeniyetimizin o görkemli, vakur ve asil duruşunu harflerin diliyle tüm dünyaya haykıran birer tarihi vesikadır. Sanat tarihçileri, akademisyenler ve antika hat alan firmalar için onun yaşadığı döneme (17. yüzyıl) ait orijinal bir esere sahip olmak veya onu incelemek, sadece estetik bir objeye bakmak değil, asırlarca demlenmiş devasa bir kültürel mirasa şahitlik yapmak anlamına gelmektedir.
Seyyid Kasım Gubarî'nin hayatı, Anadolu'nun kadim ve ilim dolu şehirlerinden biri olan Diyarbakır'da başlayıp, dönemin dünyanın merkezi sayılan payitahtı İstanbul'un o derin ilim, irfan, siyaset ve sanat ikliminde doruğa ulaşan muazzam bir yolculuğun, bir azim ve kabiliyet abidesinin hikayesidir. Asıl adı Kasım'dır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, on altıncı yüzyılın ikinci yarısında (tahminen 1570'li yıllarda) Diyarbakır'da dünyaya geldiği kabul edilmektedir. İsmindeki "Seyyid" unvanı, onun soyunun İslam Peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) dayandığını, yani ehl-i beyt soyundan, soylu ve manevi bir aileden geldiğini göstermektedir. Ailesinin ve doğup büyüdüğü çevrenin ilim, tasavvuf ve dini değerlerle iç içe olması, genç Kasım'ın daha çocukluk yıllarında mürekkep kokusuyla, divit kalemle, edeple ve derin bir ahlakla tanışmasını sağlamıştır.
İlk tahsilini memleketi Diyarbakır'da yapan Seyyid Kasım, burada Kuran-ı Kerim hafızlığı yapmış, Arapça, Farsça, tefsir, hadis ve fıkıh gibi temel İslami ilimlerde icazet alacak seviyede derinleşmiştir. İlim tahsilinin yanı sıra içindeki güzel sanatlara, özellikle yazının o büyülü dünyasına olan eşsiz meyli, onu hat sanatıyla tanıştırmıştır. Diyarbakır'daki hocalarından sülüs ve nesih yazılarının temel kaidelerini öğrenmiş, kalem tutmayı ve harflerin anatomik yapılarını meşk etmiştir. Ancak onun içindeki öğrenme aşkı ve sanat tutkusu Diyarbakır sınırlarına sığmayacak kadar büyüktü. Hem ilmi kariyerini ilerletmek hem de sanatın, mimarinin, şiirin asıl kalbi olan padişahların şehrine gitmek arzusuyla payitaht İstanbul'a doğru yola çıkmıştır.
İstanbul'a gelişi, onun hayatındaki en büyük dönüm noktası olmuştur. O yıllarda İstanbul, asırlık camileri, ihtişamlı sarayları, medreseleri, kütüphaneleri ve devrin en büyük sanatkârlarını barındırmasıyla adeta devasa bir açık hava sanat müzesi ve ilim mektebi konumundaydı. Payitahta yerleşen Seyyid Kasım, ilmi derinliği ve Kuran hıfzındaki başarısı sayesinde kısa sürede devlet ricalinin ve ilim çevrelerinin dikkatini çekmiştir. Sesi çok güzel olduğu için saray çevresine girmiş, Sultan I. Ahmed'in teveccühünü kazanarak onun musahipleri (sohbet arkadaşları) arasına katılmış ve sarayda muteber bir konuma yükselmiştir. Bu durum ona dönemin en büyük hattatlarıyla tanışma, eserlerini inceleme ve sanatını en üst seviyeye taşıma imkanı sunmuştur.
Bir hattatın sanat tarihindeki büyüklüğü, genellikle zor olanı ne kadar estetik ve kurallara uygun şekilde başarabildiğiyle ölçülür. Seyyid Kasım'ın isminin sonuna eklenen ve onun asıl şöhretini oluşturan "Gubarî" kelimesi, onun hat sanatındaki eşsiz, akıl almaz ve emsalsiz bir yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Arapça kökenli bir kelime olan "gubar", toz veya toz zerresi anlamına gelmektedir. Hat sanatında "Gubarî" (veya Hatt-ı Gubar), harflerin adeta bir toz zerresi kadar küçük yazıldığı, mikroskobik boyutlardaki inanılmaz bir yazı türüdür. Bu yazı öylesine küçüktür ki, çıplak gözle okumak son derece zordur ve ancak büyüteç kullanılarak harflerin o kusursuz anatomisi fark edilebilir.
Hattat Seyyid Kasım Gubarî, bu son derece ince, hassas ve hata kabul etmeyen yazı türünde devrinin tartışmasız en büyük, en rakipsiz ustası olmuştur. Gubarî yazıyı yazabilmek için sadece çok keskin bir görme yetisine ve sarsılmaz bir el titremesi kontrolüne sahip olmak yetmez; aynı zamanda harflerin o devasa sülüs ölçülerindeki altın oranlarını, milimetrenin onda biri kadar küçük bir alana, oranları hiç bozmadan aktarabilme matematiksel zekasına sahip olmak gerekir. Kamış kalemin ucunun tek bir tüy kadar ince açılması, kullanılan is mürekkebinin akışkanlığının kusursuz ayarlanması ve hattatın yazarken adeta nefesini tutarak, kalp atışlarını kontrol altına alarak yazması şarttır.
Kaynaklarda aktarıldığına göre Seyyid Kasım Gubarî, pirinç taneleri üzerine İhlas Suresi'ni yazabilecek, bir gül yaprağının üzerine koca bir şiiri sığdırabilecek kadar olağanüstü bir el becerisine sahipti. Kendi saç telini kullanarak veya kedilerin bıyık kıllarından yaptığı özel minyatür fırçalarla-kalemlerle yazdığı minik Kuran-ı Kerim'ler ve sancak muskaları (askerlerin sefere çıkarken boyunlarına veya sancaklarına astıkları küçük boy Kuran cüzleri), dönemin saray erkanı tarafından büyük bir hayranlıkla karşılanmış, padişahlar tarafından çok değerli hediyelerle ödüllendirilmiştir. Günümüzde eski hat yazısı alanlar ve antika uzmanları, on yedinci yüzyıla ait orijinal bir gubarî el yazması esere rastladıklarında, bunu koleksiyon dünyası için paha biçilemez, olağanüstü bir keşif olarak kabul etmektedirler.
Onu sadece el becerisi yüksek bir zanaatkar veya salt bir hattat olarak tanımlamak, onun entelektüel derinliğini ve Osmanlı kültüründeki yerini eksik bırakmak anlamına gelir. Seyyid Kasım Gubarî, çok yönlü (hezarfen ruhlu) bir Osmanlı münevveridir. O, yazının fiziksel kurallarını bildiği kadar, o yazının ihtiva ettiği manevi, edebi ve teolojik manaları da en derin seviyede kavrayan bir İslam alimi, hafız ve şairdir.
Şiir sanatında da kalemi oldukça kuvvetliydi. Klasik Divan edebiyatı kurallarına vakıftı ve "Gubarî" mahlasını sadece hat sanatında değil, şiirlerinde de kullanmıştır. Döneminin ünlü şairleriyle meclislerde atışmalara katılmış, kasideler, gazeller ve naatlar yazmıştır. Şiirlerindeki kelime oyunları, vezin kusursuzluğu ve kullandığı tasavvufi mazmunlar, onun eğitim seviyesinin ne denli yüksek olduğunu göstermektedir. Bir hattatın aynı zamanda şair ve alim olması, onun eserlerine doğrudan yansır. Neyi nereye istif edeceğini, hangi ayetin mimari yapının hangi bölümüne manen daha uygun düşeceğini, harflerin felsefi anlamlarını bildiği için, yazdığı levhalar ve kitabeler sıradan bir dekorasyon unsuru olmaktan çıkar, ruhu olan, konuşan, mesaj veren birer canlı abide haline dönüşür.
Saraydaki saygın konumu ve ilmi derinliği sayesinde Sultan I. Ahmed'e o kadar yakınlaşmıştır ki, padişahın vefatından sonra Padişahın türbesinde "türbedarlık" (türbe şeyhliği) görevine dahi getirilmiştir. Bu görev, Osmanlı devlet geleneğinde sadece en güvenilen, en saygın, maneviyatı en yüksek ve ehl-i beyt soyundan gelen kişilere verilen son derece onurlu ve kutsal bir makamdır.
Hattat Seyyid Kasım Gubarî'nin sanat hayatındaki tartışmasız en büyük başyapıtı, onu ismen ölümsüzleştiren ve sanatını sadece kağıt üzerinde değil, devasa bir mimari şaheserin üzerinde asırlarca yaşatacak olan asıl projesi; Sultan I. Ahmed tarafından Mimar Sinan'ın en başarılı öğrencilerinden Sedefkar Mehmed Ağa'ya inşa ettirilen, Batılıların "Mavi Cami" (Blue Mosque) olarak adlandırdıkları dünyaca ünlü Sultan Ahmed Camii'nin yazılarını yazmasıdır.
1609 yılında temelleri atılan ve 1617 yılında ibadete açılan bu devasa cami, Osmanlı İmparatorluğu'nun kudretini, estetiğini ve inancını taşa kazıdığı muazzam bir projedir. Cami inşaatı ilerlerken, böylesine görkemli bir yapının ruhunu oluşturacak, o yüksek kubbelerini, devasa fil ayaklarını (sütunları), mihrabını ve ihtişamlı kapılarını süsleyecek Kuran ayetlerinin yazılması işi için dönemin tüm büyük hattatları arasında bir değerlendirme yapılmıştır. Padişah I. Ahmed'in kesin emri ve mimarbaşının onayıyla, bu şerefli, tarihi ve bir o kadar da insanüstü zorluktaki görev Seyyid Kasım Gubarî'ye tevdi edilmiştir.
Bu görev, hat sanatının doğası gereği akıl almaz bir tezat (kontrast) ve ustalık şovu barındırmaktadır. Zira toz zerresi kadar küçük yazılar yazmakla (gubarî) şöhret bulmuş bir ustanın, yerden 43 metre yüksekliğe, devasa kubbenin tam ortasına veya metrelerce genişliğindeki kemerlerin üzerine, aşağıdan bakıldığında net bir şekilde okunabilecek "Celi" (çok büyük) harfler yazması istenmektedir. Bir insan elinin hem mikroskobik boyutlarda hem de devasa makro boyutlarda aynı altın oranı, aynı kusursuz anatomiyi tutturabilmesi sanat tarihinde eşine çok az rastlanan bir deha göstergesidir.
Seyyid Kasım Gubarî, aylar süren yoğun, yorucu ve gece gündüz demeden yaptığı çizimler, şablon çıkarma (kalıp çıkarma) çalışmaları sonucunda caminin o muazzam celi sülüs kuşak yazılarını, kubbe ayetlerini, kapı kitabelerini ve mihrap üstü yazılarını bizzat kendi elleriyle, is mürekkebi ve devasa ahşap kalemler kullanarak yazmıştır. Kubbenin merkezine yazdığı İhlas Suresi ve Fatiha Suresi, devasa sütunların üzerine nakşettiği Esmaül Hüsna (Allah'ın güzel isimleri) ve Halife isimleri (Cihar-ı Yar-ı Güzin levhaları), mimari yapıyla öylesine kusursuz bir uyum içindedir ki, sanki harfler camiyi taşımakta, cami de harflere bir gökyüzü olmaktadır. Onun yazdığı bu kitabeler, bugün dahi milyonlarca turistin ve yerli ziyaretçinin hayranlıkla, başını gökyüzüne kaldırarak seyrettiği birer dünya mirasıdır.
Hat sanatı kendi içinde "Aklâm-ı Sitte" (Altı Kalem) adı verilen klasik yazı türlerine ayrılır. Hattat Seyyid Kasım Gubarî, gubarî yazının mucidi olmamakla birlikte onun en büyük temsilcisi olmasının yanı sıra, bilhassa "Sülüs", "Celi Sülüs" ve "Nesih" yazılarda da dönemin en kıymetli eserlerini veren isimlerden biri olmuştur.
Sülüs ve Celi Sülüs Yazı: Sülüs, kelime anlamı olarak "üçte bir" demektir ve hat sanatının anası, veziri (Ümmü'l-Hutut) kabul edilir. Harflerin kavisli yapısının dik yapısına oranını ifade eden sülüs, son derece hareketli, coşkulu, kavisli ve gösterişli bir yazıdır. Celi sülüs ise bu yazının uzaktan okunabilecek kadar büyük ahşap kalemlerle yazılmış, genellikle levhalarda ve Sultan Ahmed Camii'nde olduğu gibi mimari eserlerde kullanılan anıtsal formudur. Gubarî, celi sülüs yazıda muazzam bir bilek gücüne, nefes kontrolüne ve omuz dengesine sahipti. O devasa harfleri çizerken, aşağıdan bakıldığında oluşacak perspektif bozulmalarını (optik küçülmeyi) hesaplayarak harflerin üst kısımlarını daha dolgun, alt kısımlarını daha orantılı yazmış; böylece mimari yapıdaki optik yanılsamayı muazzam bir mühendislik zekasıyla çözmüştür.
Nesih Yazı: Kuran-ı Kerim yazımında, dua mecmualarında ve klasik kitaplarda kullanılan, daha küçük boyutlu, son derece okunaklı, sade ve seri yazılabilen bir yazı türüdür. Seyyid Kasım'ın nesih hattı, adeta incecik bir ipek ipe dizilmiş aynı boydaki inci taneleri gibi pürüzsüz, ahenkli ve son derece estetiktir. Şeyh Hamdullah ekolünün o asil duruşunu kendi zarafetiyle birleştirerek nesih yazıda olağanüstü Kuran-ı Kerim'ler ve cüzler kopyalamıştır.
Günümüzde geleneksel sanatlarımıza, tarihi mirasımıza ve Osmanlı medeniyetinin estetik şifrelerine olan kültürel ilginin büyük bir ivmeyle yeniden canlanması, hat sanatını sadece müzelerde camekanlar ardında sergilenen cansız objeler olmaktan çıkarmıştır. Bu eserler artık çağdaş yaşam alanlarını, prestijli ofisleri, büyük vakıf binalarını ve özel malikaneleri süsleyen, aynı zamanda çok güçlü ve sarsılmaz bir yatırım değeri taşıyan antika başyapıtlar haline gelmiştir. Bu bağlamda, profesyonel sanat galerileri, büyük müzayede evleri ve kurumsal düzeyde çalışan Hat Yazısı Alan Yerler, portföylerine kaliteli, orijinal, silsilesi sağlam ve iyi korunmuş eserleri katmak için çok büyük bir gayret ve rekabet içindedirler.
Seyyid Kasım Gubarî eserleri, koleksiyon dünyasında ve uluslararası antika piyasasında eşsiz, olağanüstü nadir ve çok kıymetli kabul edilir. Bunun antika piyasası dinamikleri açısından birkaç çok önemli sebebi vardır:
On Yedinci Yüzyılın Nadirliği: Antika piyasasında 19. yüzyıl (Sami Efendi, Şevki Efendi dönemi) hat eserlerine rastlamak nispeten daha kolayken, 17. yüzyıl gibi çok daha eski, erken klasik döneme ait ve sağlam kondisyonda günümüze ulaşabilmiş eser bulmak neredeyse imkansıza yakındır. Kağıdın doğası gereği 400 yıl boyunca yok olmadan kalabilmesi çok zordur. Bu nedenle onun dönemine ait orijinal bir eserin piyasaya çıkması, uluslararası bir müzayede olayıdır.
Eserlerin Benzersizliği ve Gubarî Tekniği: Eğer bir koleksiyonerin karşısına Seyyid Kasım imzalı orijinal bir Gubarî (mikroskobik yazı) eseri çıkarsa, bu eserin değeri standart levhalara göre kat be kat fazladır. Zira bu eserler fabrikasyon değildir, her biri tek, benzersiz, ruh taşıyan ve kopyalanması insan eliyle neredeyse imkansız olan biricik şaheserlerdir.
Sultan Ahmed Camii Hattatı Unvanı: Eseri yazan kişinin, dünya mimari tarihinin en önemli yapılarından birinin baş hattatı olması, o eserin sadece bir kaligrafi örneği değil, aynı zamanda devasa bir "Tarihi Şahsiyet Vesikası" olmasını sağlar. Eski hat yazısı alanlar, bu tür nadide eserleri alıp satarken, eserin sadece bugünkü sanatsal güzelliğine değil, nesiller sonrasına aktarılacak olan o devasa tarihi hikayesine ve kimliğine de çok büyük bir maddi yatırım yapmaktadırlar.
Sanat ve antika piyasasında, eserlerin manevi ve maddi kıymeti çok yüksek olduğu için zaman zaman taklit (sahte), sonradan atılmış sahte imzalar (kopya ketebe) veya yüksek teknolojili röprodüksiyon (gelişmiş baskı) eserlerle karşılaşmak maalesef her zaman ihtimal dahilindedir. Hele ki 400 yıllık bir iddiayla ortaya çıkan bir eser varsa, şüphe katsayısı daha da artar. Bu son derece kritik noktada hat sanatı ekspertiz süreçleri ve alanında akademik düzeyde uzmanlaşmış, güvenilir, kurumsal firmaların tecrübesi devreye girmektedir. Bir levhanın veya cüzün gerçekten Hattat Seyyid Kasım Gubarî'nin elinden çıkıp çıkmadığını kesin olarak tespit etmek, son derece kapsamlı, teknik, tarihi ve laboratuvar düzeyinde bir uzmanlık gerektirir.
Profesyonel ekspertiz ve değerleme süreci şu temel aşamalardan oluşur:
1. Ketebenin (İmzanın) Analizi ve Hattatın Üslup Kimliği: Hat sanatında hattat, eserini bitirdikten sonra genellikle eserin sonuna büyük bir tevazu ile "Ketebehu Kasım", "Seyyid Kasım Gubarî" veya "Ketebehu'l-fakir Seyyid Kasım" şeklinde imzasını atar. Bir hattatın ketebesindeki harf dönüşleri, o kendine has karakteristik bilek hareketi ve şahsi kaligrafi üslubu, uzmanlar tarafından tıpkı bir parmak izi veya DNA dizilimi gibi detaylıca incelenir. Sahtekarlar yazının ana gövdesini milimetrik taklit etseler bile, o 17. yüzyıla ait rahat, korkusuz ve doğal akışı, kalemin kağıt üzerindeki hızını asla tam olarak kopyalayamazlar.
2. Mürekkebin Mikroskobik İncelenmesi ve Şakk-ı Kalem İzleri: Orijinal, yüzlerce yıllık bir el yazması eser, büyüteç (lüp) veya özel ışıklı mikroskop altında incelendiğinde üç boyutlu bir fiziki doku sunar. Kamış kalemin aharlı kağıt üzerinde ilerlerken bıraktığı o ince mikro izler, mürekkebin harfin başlangıç noktasında yoğunlaşması ve bitişe doğru yavaşça incelmesi orijinal eserin tartışmasız fiziki kanıtıdır. Dahası, 400 yıllık is mürekkebinin oksijenle teması sonucu yaşadığı doğal yaşlanma, kağıda nüfuz etme derecesi ve karbon yapısı laboratuvar testleriyle modern mürekkeplerden anında ayırt edilebilir. Harflerin kenarlarındaki organik izler, "şakk-ı kalem" denilen kalemin uç yarığının kağıtta açtığı yol, mikroskobik incelemede sahteliği veya orijinalliği hemen ele verir.
3. Üslup, Tezhip Doğrulaması ve Dönemsel Analiz (17. Yüzyıl Karakteristiği): Seyyid Kasım'ın yazılarındaki harf kalınlık oranları ve kelimelerin birbiriyle olan ilişkisi dönemin Şeyh Hamdullah ekolüyle birebir örtüşmelidir. Ayrıca ekspertiz sırasında eserin etrafındaki tezhip (altın süsleme) motifleri de çok büyük bir titizlikle incelenir. 17. yüzyıl Osmanlı tezhip sanatı, 19. yüzyılın o karmaşık, batı etkisindeki (barok-rokoko) tarzından çok farklıdır; daha klasik, rumi ve hatayi motiflerin hakim olduğu, altının çok daha tok kullanıldığı bir dönemdir. Kullanılan altının yapısı, bitkisel boyaların solma derecesi (patinası) ve kağıdın eskime biçimi, eserin 1600'lü yıllarda yazıldığı iddiasıyla mükemmel bir uyum içinde olmak zorundadır.
İslam sanatları ve klasik hat disiplinini, sıradan bir tipografik eylemden veya modern bir grafik tasarımdan ayıran en hayati, en kutsal özellik, kullanılan malzemelerin tamamen doğal, organik ve asırlarca (hatta binlerce yıl) bozulmadan dayanacak şekilde büyük bir meşakkatle, gizli formüllerle elde üretilmiş olmasıdır. Hat Yazısı Alan Yerler bünyesindeki uzmanlar, bir antika hat levhası için değerleme yaparken eserin yaşını, kalitesini ve orijinalliğini belirlemek adına doğrudan bu malzemelerin dokusunu, kağıdın liflerini ve eserin fiziksel bütünlüğünü incelerler.
Klasik dönem hat sanatında asitli, çabuk sararan fabrikasyon ham kağıtlar asla kullanılmaz. Kullanılan el yapımı saf ipek veya pamuk lifli organik kağıtlar, önce siyah çay, ceviz yaprağı veya nar kabuğu gibi bitkisel boyalarla kazanlarda kaynatılarak renklendirilir (kağıt boyama). Daha sonra yüzeye nişasta ve şap karışımı yedirilir. En önemli ve meşakkatli aşama ise "ahar" işlemidir. Aylarca çürütülmüş yumurta akı ve şap karışımı kağıda defalarca sürülür. Kuruyan kağıt, "mühre" adı verilen akik taşıyla saatlerce, kuvvetlice parlatılır. Bu işlem, kağıdın gözeneklerini kapatır, yüzeyi cam gibi pürüzsüz hale getirir. Seyyid Kasım'ın gubarî (mikroskobik) yazılarını yazabilmesi için kağıdın pürüzsüzlüğü hayati öneme sahipti; kağıtta oluşacak mikro bir tümsek bile o minicik harflerin bozulmasına neden olurdu. Onun kullandığı kağıtlar devrinin en kaliteli, en kusursuz mührelenmiş aharlı kağıtlarıydı.
Geleneksel hat mürekkebi, bezir yağı veya çam çırasının havasız is odalarında yavaş yavaş yakılmasıyla toplanan çok ince isin (kurumun), arap zamkı, saf su ve gül suyu ile karıştırılarak havanda on binlerce kez, bazen aylarca dövülmesiyle terbiye edilir. Bu efsanevi is mürekkebinin en büyük mucizesi, kimyasal asit içermediği için aharlı kağıdı 400 yıl geçse bile yakıp çürütmemesi ve uzun yıllar güneş ışığına maruz kalsa dahi renginin asla ve asla solmamasıdır. Aksine, eser eskidikçe ve oksijenle temas ettikçe rengi daha da oturur, o kadifemsi, efsanevi derin siyahlık kazanır.
Hattatın en sadık dostu, sırdaşı ve sanatının aracı, özel bataklıklardan kesilip at gübresinde yıllarca bekletilerek sertleştirilen kamış kalemlerdir. Seyyid Kasım Gubarî'nin mikroskobik yazıları yazmak için kullandığı kalemler, adeta bir iğne ucu veya bir tek tüy inceliğinde, çok özel açılarla, "makta" adı verilen fildişi veya kemik altlıklar üzerinde, keskin "kalemtıraş" bıçaklarıyla açılırdı. Sultan Ahmed Camii'nin devasa yazılarını yazmak için ise tahtadan özel olarak oyulmuş, içi mürekkep tutması için liflerle desteklenmiş devasa "celi kalemleri" kullanmıştır.
Asırlık geleneksel ve tamamen organik malzemelerle üretilmiş olsalar da, 17. yüzyıla ait aharlı kağıt ve is mürekkebi yapıları gereği yanlış saklama koşullarına, rutubete, fiziksel dış etkenlere ve zamanın yıpratıcı gücüne karşı oldukça hassastır. Eski hat yazısı alanlar veya müzelerinde, kasalarında böylesine tarihi bir antika hat levhası bulunduran bilinçli sanatseverler, bu eşsiz eserlerin korunması ve çürümeden geleceğe taşınması hususunda çok titiz, bilimsel ve profesyonel davranmalıdır.
1. Asit Yanığı Riski ve Doğru, Bilinçli Çerçeveleme: Tarihi el yazması eserler kesinlikle sıradan çerçevecilerde, asitli, ucuz fabrikasyon paspartularla veya modern kimyasal bantlarla (seloteyp vb.) çerçevelenmemelidir. Asitli kartonlar, zamanla eserin hava almasını engeller ve kağıdın kenarlarından merkeze doğru kahverengi lekeler oluşturur. "Asit yanığı" olarak bilinen bu ölümcül reaksiyon, kağıdı kısa sürede gevreterek parçalanmasına ve kül olmasına neden olur. Çerçeveleme işleminde mutlaka yüzde yüz saf pamuktan üretilmiş, pH derecesi nötr, asitsiz (acid-free) müze tipi özel paspartular ve esere zarar vermeyen, suyla geri sökülebilen doğal yapıştırıcılı kağıt bantlar kullanılmalıdır. Eser cam ile doğrudan temas etmemelidir.
2. Işık (UV), Isı ve Nem (İklimlendirme) Kontrolünün Hayati Önemi: Eser, hiçbir koşulda doğrudan güneş ışığı alan duvarlara, kalorifer peteklerinin, şöminelerin üstüne veya klimanın tam karşısına asılmamalıdır. Ultraviyole (UV) ışınları, is mürekkebini kolay kolay soldurmasa bile eserin etrafındaki 17. yüzyıl tezhibinde (altın süslemede) kullanılan bitkisel doğal renklerin solmasına, altının matlaşmasına yol açabilir. Çerçeve camı olarak ışığı kıran, yüzde 99 oranında UV korumalı özel müzecilik camları (müze camı) tercih edilmelidir. Ortamın bağıl nem seviyesi ideal olarak yüzde 45 ile 55 bandında, sıcaklığı ise 18 ile 22 santigrat derece arasında sabit tutulmalıdır. Aşırı nem, kağıdın aharını bozar, mürekkebin kusmasına ve kağıtta mantar-küf (foxing) oluşumuna neden olur.
3. Profesyonel Restorasyon ve Konservasyonun Kaçınılmazlığı: Dört asırlık zamanın yıpratıcı etkisine maruz kalmış, tavan akması sonucu su almış veya kitap kurtları (agac kurdu vb.) tarafından delik deşik edilmiş tarihi bir eser, asla sanat alanında uzman olmayan amatör kişilerce temizlenmeye, ıslak bezle silinmeye veya modern yapıştırıcılarla tamir edilmeye çalışılmamalıdır. Yanlış sürülen bir vernik, kimyasal çözücü veya sentetik yapıştırıcı bant, eserin tüm tarihi ve koleksiyon değerini bir anda tamamen sıfırlar ve kurtarılabilir bir eseri çöp haline getirir. Restorasyon işlemleri, sadece "Kağıt Restorasyonu ve Konservasyonu" alanında akademik eğitim almış, kimyasalları ve asırlık kağıt dokusunu en iyi şekilde tanıyan uzman restoratörler tarafından, donanımlı laboratuvar ortamlarında mikroskop altında yapılmalıdır. Hat sanatı ekspertiz uzmanları, eserin değerini belirlerken önceden yapılmış amatör müdahaleleri (over-restoration) ilk bakışta anlar ve eserin fiyatını bu tahribata göre ciddi şekilde düşürürler.
İslam sanatları tarihi boyunca hat sanatı, özellikle de Osmanlı ekolü, hiçbir zaman salt bir güzel yazı yazma tekniği, duvarlardaki boşlukları dolduran sıradan bir grafik tasarım veya gösterişli bir dekoratif unsur olarak görülmemiştir. Bu kadim sanatın tam kalbinde, her bir harfin kıvrımında muazzam bir inanç, sonsuz bir teslimiyet ve çok derin bir maneviyat yatar. Harflerin arkasında, evrenin yaratılışına, tasavvufi düşünce sistemine, vahdet-i vücut felsefesine ve ilahi aşka dair çok mistik, batıni ve felsefi anlamlar gizlidir.
Seyyid Kasım Gubarî gibi soyu Ehl-i Beyt'e dayanan, hayatını Kuran hıfzına ve ilme vakfetmiş dev ustalar, eserlerini kurgularken sadece görsel ve yüzeysel bir dış estetik aramamışlardır; yazının ihtiva ettiği o kutsal manayı, harflerin fiziksel duruşuyla destekleyen, bütünleştiren büyük gönül insanları olmuşlardır. Hat sanatında örneğin "Elif" harfi, dik, sarsılmaz ve tek duruşuyla Allah'ın sonsuz birliğini (Tevhid inancını), doğruluğu, asaleti ve yaratılışın mutlak başlangıcını sembolize eder. Kainattaki diğer tüm harfler, elifin farklı şekillere girmesinden, eğilip bükülmesinden meydana gelmiştir. "Vav" harfi ise anne karnındaki masum bir cenini, insanın Yaratıcı karşısındaki sonsuz acziyetini, namazdaki rüku ve secde halini, mutlak teslimiyeti ve kibri terk eden tevazuyu temsil eder.
Sultan Ahmed Camii'nin o devasa kubbelerine yazıları yazarken, Seyyid Kasım'ın iskeleden düşme tehlikesini veya fiziksel yorgunluğu hiçe sayarak, her bir kelimeyi büyük bir zikir haliyle, abdestli olarak, içsel dualarla (Rabbi Yessir duasıyla) yazdığı muhakkaktır. O, sanatını sadece bir zanaat, bir saray görevi veya bir geçim kaynağı olarak değil, bir ibadet vecdiyle icra ettiği için, eserleri bugün bile o muazzam ruhaniyeti, o ilahi sükuneti canlı bir şekilde taşımaktadır. Gerçek bir antika uzmanı veya sanatsever, Seyyid Kasım'ın bir cüzüne veya kubbedeki yazısına baktığında sadece siyah is mürekkebinin dağılımını görmez; asırlarca demlenmiş köklü bir inancın, derin bir tasavvuf felsefesinin ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş bir tevekkülün en somut dışa vurumunu seyreder. Bu manevi ruhaniyet eksik olduğunda, çizgi teknik olarak ne kadar doğru, ne kadar düzgün olursa olsun, eserin kalplere dokunması, ruhu titretmesi ve dört asrı aşarak günümüze ulu bir çınar gibi gelmesi imkansızdır.
Günümüzde, globalleşen, hızla dijitalleşen ve her şeyin makinalar tarafından fabrikasyon olarak saniyeler içinde ruhsuz bir şekilde üretildiği bu dünyada, insan elinin sıcağına, el emeğine, asırlık geleneğe, sabra ve sanatın içindeki o eşsiz ruhaniyete duyulan hasret her geçen gün daha da şiddetle artmaktadır. İnsanlar, yaşadıkları prestijli mekanları, ofislerini ve yalılarını ruhu olmayan, yapay zeka üretimi posterlerle değil, yaşanmışlığı olan, bir büyük ustanın aylar süren göz nurunu taşıyan ve tarihi, belgesel bir derinliği olan asırlık antika eserlerle süslemek, o kültürü yaşatmak istemektedirler.
Bu çok güçlü, derin sosyolojik ve kültürel eğilim, geleneksel Türk İslam sanatları antika piyasasını hem yerel Türkiye pazarında hem de uluslararası (özellikle Ortadoğu, Avrupa ve Amerika) düzeyde ciddi şekilde canlandırmış, büyütmüş ve pazar hacmini devasa boyutlara ulaştırmıştır. Kurumsal düzeyde hizmet veren güvenilir Hat Yazısı Alan Yerler ve büyük, prestijli antika müzayede galerileri, kültürel mirasımızın en önemli tapu senetleri sayılan bu tarihi eserlerin doğru ekspertizinin yapılması, layık olduğu dünya müzecilik standartlarında korunması ve yeni nesil bilinçli, genç koleksiyonerlere güvenle ulaştırılması konusunda çok kritik, adeta tarihi bir köprü vazifesi görmektedirler.
Seyyid Kasım Gubarî eserleri, veya onunla aynı dönemde yaşamış (17. yüzyıl başları) büyük ustaların eserleri, hat sanatı koleksiyonu yapanlar için pazarın en nadir, en bulunmaz "unicorn" eserleri olarak kabul edilir. Bu kıymetli eserlerin dünyadaki sayısı zaten parmakla gösterilecek kadar azdır, 400 yıl içinde yangınlar, depremler ve ihmaller sonucu birçoğu yok olmuştur; bu nedenle zaman geçtikçe, eserler çok nadiren koleksiyonlar arası el değiştirdikçe kıymetleri ve nadirlikleri doğal olarak astronomik seviyelere ulaşmaktadır.
Bir antika hat levhasının, minyatür bir Kuran-ı Kerim cüzünün veya asırlık bir kıt'anın el değiştirmesi sadece basit, sıradan bir ticari işlem, bir kar-zarar tablosu veya salt bir finansal yatırım faaliyeti değil; aynı zamanda çok kıymetli kültürel bir emanetin el değiştirmesi, koca bir Osmanlı medeniyet mirasının onurlu, şerefli bir şekilde devralınmasıdır. Bu yüksek tarihsel bilinç ve saygıyla hareket eden kurumsal antika alıcıları, uzman satıcılar ve sanata gönül vermiş varlıklı sanatseverler, eserlerin en iyi iklimlendirme koşullarında, özel çelik kasalarda muhafaza edilerek gelecek nesillere eksiksiz bir şekilde aktarılmasında son derece sağlam bir kültür muhafızlığı yapmaktadırlar.
Yüzyıllar öncesinin o derin, ilim, irfan dolu, görkemli ve estetik odaklı Klasik Osmanlı medeniyet ikliminde yetişmiş olan, Diyarbakır'dan çıkıp payitaht İstanbul'un zirvesine, oradan da Sultan Ahmed Camii'nin devasa kubbelerine uzanan Hattat Seyyid Kasım Gubarî, elindeki o mucizevi kamış kalemle sadece beyaz aharlı kağıtları karalamamış; koca bir imparatorluğun inceliğini, inancını, kudretini, asaletini ve ilahi aşka olan derin saygısını nakış nakış sanat tarihine kazımış, ölümsüz, efsanevi bir ustadır.
O, mikroskobik boyutlardaki gubarî yazılarıyla insanın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini kanıtlarken; devasa kubbelerdeki celi sülüs kitabeleriyle de mimariyle hat sanatının nasıl etle tırnak gibi bütünleştiğini tüm dünyaya asırlarca haykırmıştır. 1624 (veya 1625) yılında İstanbul'da, Üsküdar'da Eyyüb Sultan Türbesi civarında hayata gözlerini yuman usta, ardında sadece şaheserler değil, bugün hala hayranlıkla incelenen bir mükemmeliyet ölçüsü bırakmıştır.
Bugün üst düzey dünya müzelerinde, İslam Eserleri Müzelerinde, prestijli özel sanat galerilerinde, büyük uluslararası müzayedelerde ve antika ekspertizi yapan kurumsal antika hat alan firmalar bünyesinde büyük bir ihtimam, saygı, huşu ve sevgiyle korunan, yüksek değer biçilen orijinal hat eserleri, sadece kağıt, ahar, is ve siyah mürekkepten oluşan basit fiziksel dekoratif nesnelerden çok daha öte, devasa, derin ve ulvi manalar taşımaktadır. Onlar, bizim köklü, kadim medeniyet tasavvurumuzun, emsalsiz estetik zarafetimizin, dünyaya bakış açımızın, inancımızın elle tutulur, gözle görülür en somut, en muazzam ve en asil şahitleridir.
Böylesine eşsiz sanat eserlerinin, 400 yıllık tarihi levhaların gerçek kıymetini bilmek, onların barındırdığı o derin ruhaniyeti anlamak, maddi ve manevi devasa değerlerine yakışır en doğru modern müze koşullarında muhafaza ederek gelecek kuşaklara birer medeniyet vesikası, birer kimlik belgesi ve birer şaheser olarak miras bırakmak, sadece antika eser toplayan varlıklı sanatseverlerin veya ticari kurumların değil, bu topraklarda yaşayan, geçmişiyle manevi bağını asla koparmak istemeyen ve zengin kültürüne sahip çıkan her bilinçli bireyin, her gerçek aydının en büyük, en asli ve en onurlu kültürel sorumluluğudur. Geçmişin o çok derin, meşakkatli, göz nuru dolu köklerinden beslenip, gövdesini sabırla büyüterek dallarıyla geleceğe uzanan bu büyük ustaların kalemlerinden dökülen her bir damla is mürekkebi, medeniyetimizin o uzun ve aydınlık yolunu ebediyen aydınlatmaya devam edecektir. Ruhu şad, eserleri ve o ölümsüz kalemi her daim aziz ve muhafaza altında olsun.